BİRİNCİ GÜN
Grubumuzla birlikte, kiraladığımız özel uçakla uçtuk Marrakech’e.
Her zaman uçak kiralanamayacağını yada grup olmayacağımızı
düşünürsek. Avrupa’dan aktarmalı tarifeli uçaklarla önce
Casablanca’ya oradan da Marrakech’e ulaşabilirsiniz.Casablanca
Marrakech arası 3 – 3,5 saat .
Havaalanına indiğimizde geride yağmur ve soğukla bıraktığımız
İstanbul’dan sonra Marrakech bizi güneş ile karşıladı. Havaalanı
bizim Atatürk Hava Limanı ile karşılaştırıldığında oldukça küçük
kalıyor, eski iç hatlar misali. Biz kalabalık grubumuz ile salonu
doldurmuşken bizimle aynı zamanda iniş yapan Royal Air Moroc’a ait
Boeing 747, bizim 4 katımız kadar yolcuyla inince salon iyice doldu
taştı.
Fas’a vize olmadığı için minimum 6 ay geçerli pasaportunuz ile
seyahat edebiliyorsunuz.Ülkeye girişte dağıtılan formları doldurup,
Fas’taki partner acentemizin yardımı ile bize özel ayrılan
desklerden geçerek, yeni bir kültürü tanımaya ilk adımımızı
atıyoruz.
Grubumuzu bekleyen otobüslere yerleşip, otelimize doğru yola
çıkıyoruz. Şehirdeki 5 yıldızlı otellerden biri olan Sheraton’da
konaklayacağız. Havalimanı otel arası 15 dakika. Yol boyunca hiç
yüksek binaya rastlamıyoruz zaten tur boyunca göreceğimiz tüm
binalarda yüksek olmayan kırmızı toprak rengi boyalı.
Otelimizde 5 yıldızlı otelin tüm konforu mevcut, Ön cephe havuz
manzaralı, arka cephe ise uzak mesafedeki diğer binaları görüyor.
Odalarımıza yerleştiğimizde araladığımız balkon kapılarından
sıcaklık ve kuş sesleri içeriye doluyor. Yerleşip dinlendikten sonra
akşam yemeği için şehrin ünlü Chez Ali Restaurant’a gitmek üzere
yola çıkıyoruz. Hava karardı. Bu şehirde en hoşumuza giden şey saat
farkı. Yaz döneminde Türkiye ile arasında tam 3 saat fark var, Fas
bizim ülkemizden 3 saat geride. Şehre indiğimizden beri neredeyse
gün bitmek bilmedi.
Restaurant uzak sayılacak bir mesafede. Yaklaşık 25 dakikalık bir
otobüs yolculuğundan sonra surlar ve duvarlarla kaplı bir alana
geliyoruz. Etrafımızda bir dolu turist otobüsü var. Arap kıyafetli
atlılar bizi karşılıyor. Kalabalıkla birlikte ilerliyoruz. İki
yanımızda dizilmiş otantik giysili kızlar üzerimize gül yaprakları
atıyorlar. Etrafımızda çeşitli enstrüman çalan çalgıcılar eşliğinde
ilerliyoruz. Sayısı 30’u bulan otağların arasında yürüyoruz. Ortada
zemini toprak olan büyük bir meydan var. Gece 22.30’dan sonra
gösteriler başlayacak. Bize ayrılmış olan 2 otağ’a yerleşiyoruz,
otağ’ın zemini halılarla kaplı. Yuvarlak sini şeklindeki masalara
yerleşiyoruz. Grubumuza hoş geldiniz konuşması yaptıktan sonra yemek
servisimiz başlıyor. Mönü çorba, kuzu tandır, kuskus ve meyveden
oluşuyor. Ortaya bütün halde gelen kızarmış kuzunun sunumu da ilginç
bir görüntü oluşturuyor bizler için, fotoğraf çekiyoruz. Acıkmış
karınlarımızdan önce, gözlerimize bir ziyafet çekiyoruz. Soframıza
gelen kuskus bizim bildiğimiz makarna cinsi değil, irmikten yapılmış
bir nevi pilav. Üzerinde bütün halde bulunan haşlanmış kabak,
lahana, havuç gibi sebzeler var. Toprak kubbe şeklinde kapakları
olan güveçlerde servis yapılıyor. Yiyeceklerin tümü ortaya
getiriliyor, kapakları adeta bir şov yapılarak açılıyor. Yemek
sırasında grup halinde dansçılar otağlara girip geleneksel
danslarını yapıyorlar. Masamıza gelen meyve tabağının ardından
servis yapılan ve gezi boyunca herkesin beğenisini kazanan naneli
yeşil çaylarımızı içiyoruz.
Şov zamanı, meydanın etrafındaki arenada yerlerimizi alıyoruz.
Yaklaşık 3000 kişi şovu izlemek için yerlerimizi aldık. Meydanı
aydınlatan ışıkların altında kurulmuş sahneye bir dansöz çıkıyor ilk
olarak. Daha sonra Arap atlarıyla yapılan bir akrobasi şov başlıyor.
Onlarca atlı ellerindeki tüfekleri ateşleyerek, heyecanlı bir
gösteri gerçekleştiriyorlar. Bizim kültürümüze at yabancı değil ama
siz birde diğer ülke insanlarını görseniz. Dikkatimiz daha çok
onlarda, binlerce fotoğraf makinesi ve kamera çekim yapıyorlar.
Sonrasında gökyüzünde bir uçan halı beliriyor. Gizemli bir görüntü
arkada etkileyici bir müzik. Gecenin bizim için önemli olan bölümüne
sıra geliyor.
Fas’taki partnerimiz sayesinde müşterilerimize bir sürpriz
hazırladık. Gezimizin sponsoru olan firmanın ismini ateşli dev
harflerle meydanın ortasına yazdırdık. Grubumuz bu manzara
karşısında coşku ile tezahürat yapıyor. Binlerce seyircinin coşkulu
alkışları arasında şov havai fişek gösterisi ile son buluyor. 45
dakika süren görkemli şov’un ardından bizleri yolcu eden Arap
kıyafetli şovmen’ler eşliğinde otobüslerimize yerleşiyoruz. Yorucu
ama keyifli bir günün ardından herkes odalarına çekiliyor.
İKİNCİ GÜN
Sabah kahvaltı sonrasında Atlas Okyanusu kıyısındaki ESSAOUIRA’ya
gitmek üzere yola çıkıyoruz. Uzaklık 175 km. Grubumuzda 2,5 yaştan
75 yaşa kadar farklı bir jenerasyon var. Yolu biraz uzun buluyorlar
ama otobüsler konforlu, yolda da mola veriyoruz. Yol boyunca zeytin
ve portakal ağaçlarını görüyoruz. Yöreye özel ARGAN adı verilen
zeytin benzeri bir bitkinin ağaçları ise gruptaki herkesi
şaşırtıyor. Durup fotoğraf çekiyoruz. Bizi şaşırtan ağaçlar değil,
ağaçların üzerindeki keçiler. E vitamini açısından çok faydalı olan
bitkiden elde edilen yağın hemen her derde deva olduğunu, cildi
yenileyip, kırışıkları da tedavi ettiğini öğrenen grubun özellikle
bayanları, hemen nereden satın alınacağını soruyorlar. Onlara bu
imkanı vereceğimizi söyleyip yatıştırıyoruz.
Küçük bir Portekiz kasabası olan ESSAOUIRA Bodrum’u andırıyor.
Belki en önemli fark tüm binaların kapı ve pencere pervazlarının
mavi boyalı olması. Bizi ilk karşılayan okyanus oluyor. Rengi biraz
bulanık, oldukça uzun bir kumsal var. Okyanus kıyısında
gel-git’lerin çok olduğunu, suyun renginin gerçek sebebinin bu
olduğunu öğreniyoruz.
Öğle yemeğini yiyeceğimiz restaurantımız limanda, grubumuz
kalabalık olduğu için bize özel kapatıldı. Mönümüz balık çorbası,
çeşitli balık ve deniz mahsulleri, salata ve tatlıdan oluşuyor.
Oldukça acıkmış olan grubumuza hızlı servis verebilmek ve mutfak
personeline destek olmak için servise bizde ekip olarak katılıyoruz.
Bol kepçe usulü hazırlanmış yemeklerimizi yedikten sonra, grubumuza
tekrar neşe ve hareket geliyor. Yürüyerek yapacağımız şehir turumuza
başlıyoruz. Zamana ve mekana ayak uydurmaya başlayan grup artık
biraz alışveriş yapmak istiyor. 14.yy’da kurulmuş olan kasabanın çok
güzel bir meydanı var, araç girmesi yasak. Meydanın devamında sağlı
sollu küçük kafeler yer alıyor. Kasabadaki 2 mağazadan büyük olanına
grupça dalıyoruz. Yöreye özel ağaç işçiliği ile yapılmış pek çok
hatıra eşya var. Ana işleri orman ürünleri ve mobilya yapımı olan
grubumuz kritik pek çok soru ile dükkan sahiplerini zorluyorlar.
Sıkı pazarlıklar, eğlenceli diyaloglar ile her türlü sıkıntıdan ve
belki de dünyadan uzaklaşıp başka bir boyuta geçiyoruz.
Lokal rehberi miz Rachid ve Mohammed öncülüğünde küçük kasabanın
kalesine çıkıyoruz. Dünyaca tanınmış pekçok kişinin kafa dinlemek
için buraya geldiğini öğreniyoruz. Sebebini kaleye çıkıp kasabaya
tepeden baktığımızda kolayca anlıyoruz. Muhteşem okyanus manzarası,
yarı vahşi bir doğa, daracık tenha sokaklar. Yörenin medeniyetten
uzak bir köşe olduğu bir gerçek. Aynı daracık sokaklardan geçerek
otobüsümüze doğru yürürken kınacı kadınlara rastlıyoruz.
Grubumuzdaki hemen herkes tur boyunca da karşılaştığımız kadınlara
dövme yaptırıyor. Yol yorgunuyuz, bu gece yemeğimizi otelde
alıyoruz. Ertesi gun kahvaltı sonrasında tüm grubun merakla
beklediği programımız bizi bekliyor, Atlas Dağlarına gideceğiz.
Hepimiz erkenden odalarımıza çekiliyoruz.
ÜÇÜNCÜ GÜN
Sabah erkenden tüm Marrakech’in merakını çeken topluluk olarak 30
adet 4X4 jeeplerle hareket ediyoruz. Söylenen şimdiye kadar kimsenin
böyle kalabalık bir grupla jeep safari yapmadığı. Dağ yolları
boyunca bize el sallayan köy sakinlerinin coşkusundan bunu bizde
anlıyoruz. Muhteşem dağ yollarından, yarlardan, ovalardan geçerken
hepimiz büyüleniyoruz. Manzaralar inanılmaz. Dünyada yalnızca biz ve
Jeeplerimiz var sanki. Hepimiz kendimizi birer Camel Trophy pilotu
gibi hissediyoruz. Kimi yollar oldukça ürkütücü enleri yalnızca bir
jeep boyutunda. Dağların ortasında bir vadide beklenmedik bir
şekilde ortaya çıkan doğa harikasına varıyoruz. Burası 5 yıldızlı
bir butik otel, ismi
“LA ROSARIE”. Burada botanik harikası bir bahçe, büyük bir yüzme
havuzu, ve bize özel hazırlanmış açık büfe bir Barbeque partisi bizi
karşılıyor. Bu arada Jeep’lerimizle küçük otopark’ı adeta istila
ediyoruz. Kurt gibi acıkan grubumuz bahçede hazırlanan masalara
kuruluyor. Sıcacık güneş, kuş cıvıltıları ve muhteşem manzara
eşliğinde yemeğimizi yiyoruz. Yemek sonrası ağırlaşan vücutlarımızı
çimlere bırakıyoruz. İnanılmaz bir manzara Atlas Dağlarında
piknikteyiz. Grubumuzu kalkmaya ikna etmek bir hayli zor oluyor.
Onları bizi bekleyen sürprizi açıklayarak harekete geçirebiliyoruz
ancak.
KIK adı verilen platodan geçerek, LALLA TAKERKOUSTE baraj gölüne
varıyor ve RELAIS DU LAC isimli kampa varıyoruz. İçkilerimizi
yudumlarken güneşin batışını izliyoruz tepelerde. Ardından Afrika’da
olduğumuzu hatırlatan müzik ve danslar eşliğinde bize özel
hazırlanan kampımızda yerliler tarafından karşılanıyoruz. Tamtam
müziği, dans eden yerliler, ateş yutan adamlar, yemeklerimizi
yiyeceğimiz 3 dev çadırın önünde bize hoş geldin diyorlar. Karşılama
şov’unun ardından açık büfede Fas mutfağına göre hazırlanmış
safranlı tavuklar, av etleri, kuskus, çeşitli salatalar, ve
börekleri tabaklarımıza doldurup çadırlarımıza yerleşiyoruz.
Müzisyenler ve dansçılar çadırlarda dolaşarak şovlarına devam
ediyorlar. Yemek sonrası dev bir kamp ateşi yakılıyor, etrafında
dans ediyor ve medeniyeti bir kez daha unutup savaşı, ekonomiyi,
dertlerimizi bir kenara bırakarak eğleniyoruz. Geç saatlere kadar
süren eğlencemizin ardından Jeeplerimize yerleşip bu kez kısa olan
asfalt yoldan otelimize ulaşıyoruz.
DÖRDÜNCÜ GÜN
Ertesi gün kahvaltıda herkes dünü konuşuyor. Güneşten hafif
kızarmış güleç yüzlerle şehir turuna çıkıyoruz.
Grubumuzu 2’ye böldük. Marrakech’in daracık sokaklarında böyle
büyük bir grupla dolaşabilmek pek mümkün değil. İlk durağımız
1931’de kurulan MAJORELLE Bahçesi, 20. yy’ın en gizemli bahçesi
kabul edilen Majorelle’de , 5 kıtadan getirilen 3.000 civarında
bitki ile karşılaşıyoruz. Jack ve Louis adındaki ressam kardeşler
tarafından oluşturulan bahçe daha sonra Marrakech’i terk etmeleri
üzerine belediyeye hediye edilmiş. Ancak bahçenin bakım masrafları
çok olduğu için de daha sonra ünlü Fransız modacı
Yves Saint Laurent’e satılmış. Bol miktarda fotoğraf çekimi yapıp,
değişik bitki adlarını not ettikten sonra ikinci durağımız olan
“SOUK” lara hareket ediyoruz. Daracık sokaklarda ip gibi dizilerek
yürüyoruz. Rehber sayımız fazla, etrafımızda rehberlerimizi tanıyan
ve onlara yardımcı olan bodyguard görünümlü kişilerde bizlerle
birlikte ilerliyorlar.
Yollar boyunca sağlı, sollu yüzlerce küçük dükkan görüyoruz.
Bizdeki
Kapalıçarşı misali, Mısır çarşısı benzeri yerlerden geçiyoruz.
Buralarda el sanatları ağırlıklı demir, ahşap işçiliği ile yapılmış
eşyalar, yöreye özel otantik giysiler, şallar, kumaşlar satılıyor.
Alışveriş için kaçırılmaz fırsat, fiyatlar ucuz. 1 Dolar 10 Dirhem.
Pazarlık kıyasıya. 700 Dirhemlik bir malı 100 Dirheme indirmek
mümkün. Souk’lardaki gezimize eczane adı verilen şifalı otların
satıldığı bir dükkana girerek ara veriyoruz. Grubu ikiye bölmemizin
bir sebebi de bu mekanın oldukça küçük olması. Hepimiz bir salona
yerleşiyoruz. Bize bitkiler ve ürünler ile ilgili açıklamayı daha
önce Türkiye’de yaşamış bir eczacı yapıyor. Merhaba diyerek sözüne
başlıyor. Tüm ürünler ile ilgili bilgi veriyor. Her derde deva olan
yüzlerce ilaç, bitki, zayıflama otları, bitki çayları, yöreye özel
baharatlardan bolca alıyoruz. Gruptan bir dolu soru çıkıyor, herkes
bir yanıt ve her derde deva ilaç alıyor.Otobüs yolculuğumuz
sırasında gördüğümüz ARGAN bitkisinden yapılan yağ ve kremlerden
alıyoruz. Teknoloji buraya ulaşmış. Eczanenin mail adresi var. Mail
yoluyla sipariş alıyorlar ve gönderi yapıyorlar.
Öğle Yemeğimizi almak üzere “AL ANBAR“ Restaurant’a gidiyoruz.
Grubumuza uygun dev gibi bir mekan. tarihi demir bir kapı ve
bayraklar arasından geçerek içeriye giriyoruz. İçeride bizi dev
boyutlu bir buda heykeli karşılıyor. Bu kez de Fransız mutfağından
güzel bir mönü yiyoruz.
Yemek sonrasındaki durağımız “DJEMAA’EL FNA“ meydanı. Burası
Marrakech’in en meşhur meydanı. Fas’ın tüm karakteristik
özelliklerine rastlıyoruz burada. Meydanda kobra yılanları ve
maymunlarla şov yapan adamlar var ve seyyar satıcılar var. Akşam
üstü 17:00’den sonra yiyecek tezgahları kuruluyor. Açıkta bildiğimiz
kelle, tavuk, deniz mahsullerinden oluşan yiyecekler pişirilip
servis ediliyor. Etraf Kutsal Hazine Avcıları film seti gibi.
Meydanın etrafında sayısı çok olmayan kafeler var.CAFÉ GLOCIER’nin
terasına çıkıyoruz. Cafe çalışanları üzerimize çöpleri süpürüyor,
bir kenarda ise işçiler duvarları boyuyorlar.Çokta aldırmıyoruz,
burası böyle bir memleket. Marifet tanıtımda, turisti bu şekliyle
çekmek bir meziyet. Tepeden görünen manzara ilginç, karşımızda ünlü
KUTUBİA CAMİ’nin minaresi, kalabalık meydan. Bu görüntüler arasında
sütlü kahvelerimizi yudumluyoruz.
Ezan okunuyor, dünyanın bir başka noktasındayız, Kuzey Afrika.
Bunu düşünüp gülümsüyoruz. Farklı kültürler. Marrakech’i görmezsen
Fas’I görmüş sayılmazsın, bir seyahat dergisinde okumuştum. Sıkı bir
pazarlıkla, ofisimize tumba ve mask satın aldıktan sonra otelimize
dönüyoruz.
Gala yemeği olarak adlandırdığımız akşam yemeğimiz bir başka ünlü
mekan olan “ GHARNATA PALACE “ da. Şehirde bizi belli bir yere kadar
götürebilen otobüslerimizden ayrılarak, dar sokaklardan grubumuzla
yürüyerek restaurant’a gidiyoruz. Yol boyunca herkesin dikkatini
çekiyoruz. adeta fethe giden bir ordu gibiyiz. Notlarımıza bundan
sonraki seyahatlerimizde mutlaka bir Türk bayrağı almalıyız
satırlarını ilave ediyoruz.
Sokağa sağlı-sollu dizilmiş ellerinde meşale tutan Restaurant
personeli bizleri karşılıyor. Büyük demir bir kapıdan geçiyoruz.
Yüksek tavanlı, süs havuzu bulunan bir salona giriyoruz. Fasıl
heyeti müzik yapıyor, otantik giysiler giymişler. Bize özel
hazırlanmış ikinci bir salona geçiyoruz, dekorasyon, mimari her şey
Arabic. Masalarımızın üzerinde gül yaprakları, tavanlardan tül
perdeler sarkıyor. Masalsı bir mekan. Herkes masalara yerleşmeden
fotoğraflar çekiliyor. Suratlarımızda hayranlık izleri. Garsonlar
otantik giysiler içinde Sinbad filminden çıkmış gibiler.
Masalarımıza servis edilen mezelerin tatlarına bakıyoruz, bize
yabancı olmayan bazılarını görünce herkes mutlu oluyor. Şakşuka,
biberli patlıcanlı ezmeler, gezimizin başından beri herkesin
beğenerek yediği ekmekler, hepsini zevkle yiyoruz. Devam eden müzik
eşliğinde ana yemeğimizi oluşturan Fas mutfağına özel, PASTIA şovlar
eşliğinde masalara geliyor. Yöreye özel baharatlarla hazırlanmış
tavuk ezmesinden oluşan içi malzemesi ile bir pasta görüntüsü
mevcut. En üstte süsleme olarak pudra şekeri var. Dilimlenerek
tabaklarımıza servis ediliyor. Bu arada tur boyunca Fas yapımı çok
lezzetli şaraplar tadıyoruz. Gruptan pekçok kişi bu şaraplardan
satın aldı ancak bir çoğu da sabredemeyerek tur sırasında bu
şarapları tükettiler. Yemeğin sonunda masamıza gelen tatlımız yine
Fas’a özel. En sonunda ise artık içmeye iyice alıştığımız naneli
yeşil çaylarımız geliyor.
Gece boyunca dansözler sahne aldı, Grubumuzda sanatçı ruhlu
pekçok misafir ise müziğe eşlik etti. Bizim sürprizimiz ise grupta
36. evlilik yıldönümlerini kutlayan çifte yaptığımız seremoni idi.
Şarap, pasta ve güller ile yaptığımız kutlama herkesi duygulandırdı.
Mikrofonu ele geçiren herkes sırayla iyi dileklerini, seyahat
anılarını ve gezi yorumlarını dile getirdi. Ana fikir ve ortak
düşünce Marrakech’in değişik bir kültüre sahip, görülmeye değer bir
şehir olduğu ancak memleketimizin her yerden daha zengin değerlere
sahip olduğu şeklindeydi.
BEŞİNCİ GÜN
Ertesi gün bizi ülkemize geri götürecek özel uçağa binmeyi
beklerken yeni edinilmiş dostluklar pekişmiş, sıcak bir atmosfer
hepimizi sımsıcak Marrakech havası gibi sarmıştı
Yonca ŞENGÜL
|