Her coğrafya kendi içerisinde sakladığı değerle güzeldir ve her bir
yerde değişik tatlar ve renkler sakladığı için her coğrafya aslında
güzeldir ve gezmeye ve görmeğe değerdir. Kendi insanları bu
güzellikleri bizzat gördüklerinden dolayı, kendi coğrafyalarını daha
fazla severler ve gidemeseler de tüm güzelliklerinin özlemini
çekerler.
Benim coğrafyam orta Anadolu’da saklı. Yüksek steplerin olduğu bir
yerde. Yani bir yükseltiye çıkıldığında nerden baksan bir 50-100 km
mesafe uzaklığı az buçukta olsa görebilecek kapasitede olduğun bir
yer. Yüksek bir yer. 1845 metre yükseltisiyle Türkiye ortalamasının
hayli üstünde bir yer. Düşün bir kere topoğrafik yapısını ve
iklimsel koşulların zorluğunu, özelliklede kış zamanları.
Bu coğrafya Sivrialan. Sivas-Şarkışla’nın kuzey kesimine düşüyor ve
ilçe merkezinden yaklaşık 35 km mesafelik bir uzaklıkta.
Bir sonbahar günü yani eylül ayının geç bir vakti Sivrialan’a bir
iş için gitmem gerekiyordu. Birkaç arkadaşı da alarak,Ankara’dan
direk kalkan otobüslerle Sivrialan’a hareket ettik. Sabahın ilk gün
ışıklarıyla Sivrialan’a vardığımız zaman havanın gerçekten soğuk
olduğunu tüm vücudumuzda hissettik. Nede olsa Ankara sıcaktı.
Sivrialan tipik bir Anadolu köyü. Diğer tüm köylerin paylaştığı
sorunları Sivrialan’da paylaşıyor. Yoğun olarak göç vermesi,okul ve
ekonomik sorunlar gibi. Nüfusu kışları çok az olmakla birlikte
yazları kat kat artıyor. Halkının büyük bir kısmı Almanya da ve
Ankara’da bulunmakla birlikte sadece Genel olarak yazları
Sivrialan’a geliyorlar ve kısa bir süre kaldıktan sonra
ayrılıyorlar. Yani bir nebze nüfus hareketlenmesi olmakta.
Yola Çıkış.......
İşimi hallettikten sonra arkadaşlarla çevrede trekking yapmak
için bir erken eylül sabahında yola çıktık. Saat 6 gibi kalkmanın
verebileceği o durgunluk bizde pek yoktu. Nede olsa yüksek bir
noktada bulunmanın verdiği temiz hava bizi dinç kaldırdı. Direk
olarak Çataltepe denen bir dağa doğru hareket ettik. Yaklaşık
çıkmayı düşündüğümüz mesafe 500-600 metre yükseklik farkı demek ki
bu da yaklaşık 2 saatlik bir tırmanış demek. Çataltepe Sivrialan’ın
batı tarafında bir dağ. Esas gideceğimiz noktanın yolu üzerinde ve
bu yüzden mutlaka aşılması gereken bir mesafe. Ama gidiş yolunun
orman ve aylardan eylül ayının olması o 2 saatin nasıl geçtiğini fak
ettirmiyor. Ne güzel. Kırmızı, sarı, yeşil, kahverengi ve neredeyse
aklınıza gelebilecek tüm renklerin tonları ormandaki
meşe, çam, köknar, ardıç ve ismini sayamadığın tüm ağaçlarda ve çalı
türlerinde mevcut. Meşelik diye de anılan bu bölge aynı zamanda
Yozgat milli parkının son kısımlarını oluşturuyor. Ne görülmeye
değer bir yürüyüş. Hele de o güzelim kuşburnu çalılarının üstünde
duran kıpkırmızı kuşburnular. O küme küme duran masmavi gökyüzündeki
bembeyaz bulutlar. Sanki bu yükseltide daha da güzelleşiyorum der
gibiler. Hele de o kuş sesleri. Yani tabiat ana bir aşçı olsaydı bu
kadar güzel bir yemek yapabilirdi.
İki saatlik bir orman yürüyüşünden sonra Çataltepe’nin en yüksek
noktasında yaklaşık bir yarım saat önce orman içerisinde bir mola
verdik. Çoban çeşmesi. Ne de pırıltılı bir suyun var. Ne de parlak
rengin. Sanki kristal bardaktaki suyun tonundasın. Bir buzdolabından
çıkan su kadar da soğuksun. Bu steplerde ancak bu kadar soğuk suyun
olabilir. Biraz molanın ardından tekrar hareket ettikten sonra
Çataltepe’nin en yüksek yeri olan Başınayayla’ya çıktık. Zor ama
güzel manzaralar sunan bir tırmanış. Yaklaşık 150 km den görünebilen
Erciyes dağının zirvesi. Tam bu noktadan sisler arasından bize göz
kırpıyor. Yine küçük bir manzara molasından sonra kendimizi yokuş
aşağı bırakıyoruz ve iki vadi arasındaki yine bir çoban çeşmesinde
mola veriyoruz. Bu bölge tamamen çam ve Erenyurdun yaylası diye
anılıyor. Artık renk cümbüşü pek yok. Yeşil tonun bir hakimiyeti söz
konusu. Ama kır çiçeklerin kokusu ve hele de o kekik kokusu tüm
vadide hakim.
Hemen çeşmeden sularımızı içtikten sonra sonra taşları toplayıp
küçük bir çaydanlığı tutacak şekilde bir üç tarafı olan bir küçük
ocak hazırlıyorum. Arkadaşlarda bu arada dal kuruları topluyor. Kuru
dalları seçerken özellikle varsa meşe olmasına ve yere düşmüş
olmasına özen gösteriyoruz. Nede olsa kalorisi yüksek ve kısa
zamanda çayımızı demleyecek. Kuru bitki türü şeylerle yakılan
ateşlerin pek ısı vermediğini ve bir çayın yaklaşık iki saat süren
bir bekleyişten sonra kaynadığını daha önceden yaşayarak tecrübe
edinmiştik.
Isınan çayın verdiği o ses ve çam gölgesinde yatmanın verdiği
zevkle etrafı izliyoruz. Ne güzel bir manzara. Tıpkı İsviçre gibi.
Daha önceden yurtdışında bulunduğumdan bir kıyaslama yapabiliyorum.
Tek farkı yerde çimlerin az olması ve o coğrafyalardaki gibi tek
rengin hakim olmaması. Tek yeşil renk yok. Yinede yerlerde sararmış
otların verdiği bir soluk sarı hakim. Çam ormanları yine küme küme.
Yine yeşil. Vadinin her iki yakası bir fotokopiden çıkmışçasına
birbirine benziyor. Dereden nede güzel su akıyor. Ama aşağı kesimde
olduğundan varlığını uzaktan hissediyoruz.
Evet şimdi çay saati. Yanımızda azık türünden getirdiğimiz birkaç
sandviç türü yiyeceğimizi çayla birlikte yiyoruz. En güzel
ziyafetten bile daha lezzetli bir tat alıyoruz. Tabi ormanın o
büyülü havasına kendinizi kaptırırsanız, temiz havayı içinize
çekerseniz ve o renk türlerini görebilirseniz.
Ve sessizlik. Ve yine yemek sonrası çay içmenin en keyifli
tarafı. Hafif bir meltem. Yerde gezen böcekler. Her şey sonbaharı
anlatıyor.
Ormanda kısa bir yürüyüşe çıkıyoruz. Her taraf aynı homojenliği
gösteriyor. Vadini diğer yakası efsanelere konu olmuş 2345 metre
yüksekliğiyle Karababa dağı. Neredeyse çıkılması imkansız gibi
duruyor. Henüz öğlen vakti olduğundan a dağın büyüsüne kendimi
kaptırıyorum ve arkadaşlara bu dağa çıkmayı teklif ediyorum. Ama
pekte kabul edilebilecek bir teklif değil. Bir kere çok dik ve
çıkmak 3-4 saat mal olur hani 1 saatte iniş olsa neredeyse eve döşü
bir 4-5 saat uzatmak demek ki önemli olan zaman sıkıntısı değil
yiyecek ve tempo sıkıntısı.
Dağa Çıkış......
Daha önceden hiç dağcılık tecrübesi olmayan ben yinede gitmeyi
teklif ettim ama diğerleri çamın gölgesini tercih ettiklerinden ben
biraz yiyecek alarak yola koyuldum. Vadini karşı tarafına geçtikten
sonra yürüyüş yolum yavaş yavaş dikleşmeye başladı. Ama çam
ormanların verdiği o nefis dağ patikasının o serin rotası ilk başta
problem olmadı. Ama gittikçe eğimin artması ve artık orman dokusunu
bitmesi ve gölgenin kaybolması yolun bundan sonraki kısmını
zorlaştırıyordu. Farklı bir bölgede ilerlemenin verdiği tüm heyecanı
ve keşfetmenin o büyüsüyle yaklaşık 3.5 saatte zirvenin altındaki
iri bazalt türü kayalıkların girişindeydim. Karababa’nın sönmüş bir
volkan olmasından dolayı zirve kısmı tamamen iri kayalardan
oluşuyordu. İri kayalar arasından geçmek neredeyse bir marifet
istiyor. Gerekirse dikkatlice o kayadan diğerine zıplamak aynı
zamanda bir tür korku ve endişe. Sonunda yorgun bir şekilde
zirvedeyim. Kendimi zirveye atıyorum ve yere yatarak gökyüzünü
izliyorum. Hiç bu kadar bir mesafeye daha önceden çıkmamıştım. Ve
evet bir tane kır çiçeği zirvenin tepesinde beni bekliyor. Yöresel
dille “Ayıgülü”. Bir çeşit lale türü. Koparmak istemiyorum ama
hediyemi de eve götürmek istiyorum. Ne güzel kokuyor. Arkadaşlara
hemen cep telefonu ile haber veriyorum. Çıktım ve iniyorum diye. Bu
esnada , dağın diğer yüzündeki bir çobanın yaklaştığını görüyorum.
Korkum artıyor. Çobandan değil. Çoban köpeklerinden. Kurtların yoğun
olarak yaşadığı bu bölgede nerden baksan aşağıdaki sürüde belki üç
beş tane çoban köpeği bulanabilir ki hele de bu ıssız bölgede
insanın pek olmadığı bu yüksek steplerde insanı bu yüksekliğe
çıktıklarına pişman ederler. Korkum gerçeğe dönüşmedi. Çoban yalnız
geldi. Ve tanışmanın ardından benim resmimi çekti. Ve bu zirveden
kaç defa Kurtların kendisini izlediğini söyledi. Evet haklıydı. Tüm
vadi ayaklarınız altında.
Musa TOKMAK
musatokmak1@hotmail.com
|