Bu pazar nereye gitsek !
Dün
akşamdan başlayan "Yarın evde mi otursak yoksa, Sapanca
Erdemli Köyü'ndeki İstanbuldere Balık Tesisleri'ne mi
gitsek" konuşmalarımız, ne olursa olsun Karadeniz kıyısına
gidelim şeklinde sonuçlandı. Yenilerde pek gitmediğimiz Seyrek
ile, sadece adını duyup bildiğimiz Sarısu, Miço Koyu ve zaman
yeterse Çamkonak yörelerini gidip görmenin daha uygun olacağında
fikir birliği yaptık. Biz diyorum ama aslında ben ve kayınpederim
yapıyoruz bu planı. Geçen hafta olduğu üzere, tura kayınpederim
Ali Osman Bey ile çıkacağız. Cumartesi günleri yaptığım kısa
gezi ve turlara, daha çok kızım Bengisu ile yada yalnız çıkarken,
Pazar günleri ise çoğunlukla kayınpederim ile giderim. Alıştık
birbirimize.
Kayınpederim uyumlu insandır. Her koşulda beraberliği,
gezmeyi, olaylara katılımı sever ve her hangi bir şeyden şikayet
ettiğini duymamışımdır. Para harcamayı sevmeyen, cebinde akrep
var denilen bir tip. Biraz da inatçıdır. Ama beraberken inanılmaz
cömert ve gerektiği yerde harcanacak paranın önemine pek aldırış
etmeyen bir kişi. İyi bir yol arkadaşı benim için. İnatçı
olmasına rağmen rastgele planlara, "Hadi şunu da yapalım"
benzeri önerilere hiç itirazı yada çekincesi olmaz. O da, anını
en güzel yaşamaktan yana fırsatını bulunca. Geriye sorun kalıyor
mu? Yok. O zaman yeni macera ve keşiflere devam. Denenmemiş
gidilmemiş yollardan.
Sabah kalkışımız 06:30. Hem cep telefonumun hem de masa
saatinin zilleri inatla çalmakta. Bir de kayınpederimin telefonu
çaldırması yok mu!. Üçlü koro. Kaş'ta olsaydım gecenin bir
yarısı yani 03.00'lere başlayan horoz sesleri de bunlara eşlik
ederdi. Hafta içi olsa jiletle kazınırım ama işin ucunda gezip
tozmak var ya. Birden diriliyorum. Hazırlıklarımızı tamamlamamız
yarım saat filan sürdü. Deniz malzemelerimiz, makinelerimiz ve
aparatları, araç buzluğunun hazırlanması ve içinin doldurulması.
Gezi türü kıyafetler, bel çantaları ve diğer gerekli araç-gereçler.
Bir kazma-kürek takımımız eksik! Hareket 07:00. İzmit kent-içine
giriş ve Sarıyer Börekçisi'nde enfes bir kahvaltı. Bu börekçi
oldukça tutuldu. Temiz, bakımlı ve hizmetleri mükemmel. Börek
çeşitleri bol ama erken saatlerde tükeniyor. İzmit'te ona yakın
şube açtılar. Biz daha çok Belediye Plaza altında, Alemdar
Caddesi tarafından girişte, zemin katta kalan dükkanı tercih
ediyoruz. Börekler leziz. Su böreği. Öyle son zamanların yassı
biçimde olanından değil. Hani kalın, dışı kızarmış, içi
lime lime bembeyaz biçimde pişirilenden. Kıymalı ve peynirli börek.
Poğaça çeşitleri. Bir de uzun ince peynirli ve kıymalı pide.
Sanki Kastamonu Pidesi benzeri. Sabah erken saatte çay olanağı
yok. Ancak öksüz doyuran, kocaman cam bardaklarda buz gibi
limonata.
Sabahın erken saatleri. Sokaklarda sadece, bir yerlere pikniğe
giden insanlar var. Sayfiye yada piknik yerlerine toplu olarak
gidecek insanların kümeleştiği belli yerler. İnsanların
ellerinde çantaları ve torbaları. Kent daha uyanmamış. Güneş
bile sabahın yoğun bulutları arasında gizlemiş kendisini pek göstermek
istemiyor. Camlarımızı açmışız. Hava biraz serin. Tam kıvamında.
Ilık ılık esiyor. Rastgele ayarlanan radyondan tatlı ve ritmik
bir şarkı, kısık sesle eşlik ediyoruz. Parmaklarımız farkında
olmadan ritim tutuyor ikimizin de. Karnımız doymuş. Sigaramı
tellendirmişim. Acelemiz yok. Yavaş yavaş gidiyoruz. D-100'den
Kandıra Sapağı'na ulaşıyoruz. Yol bomboş. Bu yol harika kolaylık
sağladı. Ortalama 100 Km hızla gidildiğinde yarım saatte Kandıra.
Bizim ise acelemiz yok. Olayın keyfini yaşaya yaşaya gideceğiz.
Daha sabah çayımızı içmemişiz. Yol kenarında kurulu bazı satıcı
tezgahları ve çay bahçeleri var. Amacımız onlardan birisinde çayımız
içmek.
Burada Tüm Yollar Kandıra'ya Çıkar
Kandıra'nın
ilk yol ayrımından eski yola sapıyoruz. Burası biraz nostalji
oldu artık. Kıvrıla kıvrıla inen, dar, yer yer çökmüş bir
yol. Ama her iki tarafında adeta bahçıvan elinden çıkmışçasına
düzenli ağaçlıklar var. Yol kenarında olan fundalık ve ağaçlıklar
insana ayrı bir huzur ve dinginlik veriyor. Hava temiz, oksijen
bol. Yolda belli çukurlara girilip çıkıldığında, araç adeta
havalanıyormuş hissi oluşuyor insanda. "Kandıra'ya Hoş
Geldiniz" takının hemen berisinde bir çeşme vardır. Park için
oldukça dar bir alanı var ama trafik yoğun değil. Bir süre
burada mola veriyoruz. Çeşme üzerindeki tarihe bakılırsa daha
geçen sene onarılmış. Bu çeşme bildim bileli burada vardır.
K andıra
merkezde, aracımızı uygun bir yere, bir eczanenin önüne park
ediyoruz. Daha dükkanlar yeni açılmakta. Bazıları ise çoktan
satışlarına başlamışlar. Şile, Ağva, Bağırganlı, Seyrek
ve Sarısu tarafına gidecekler Kandıra merkezden geçmek
zorundalar. Kerpe-Kefken tarafına gidenlerden bazıları ise sabah
yada gündelik alışverişlerini yapmak için buraya geliyorlar. Dükkanların
önlerine yanaşmakta olan araçlar. Kimisi park halinde. Bazıları
ise yollarına devam ediyorlar. Ben Özgür Kocaeli Gazetesi'ni alıyorum
ve meydanda, bir yapının üst katında olan çay bahçesine
oturuyoruz. İkişer bardak sabah çayı. Tavşan kanı mübarek.
Yada bize öyle geliyor. Ama Allah var, yeni demlenmiş taze çaylardı.
Bardağı 250 bin TL. Sudan ucuz diyeceğim ama değil. Bir 0,5L'lik
su da 250 bin TL.
Eh artık erzak depolamamız gerek bizim de. Buzlukta bazı
malzemelerimiz var ama piknik olayı için, peynir, zeytin, kola,
ekmek ve meyve almamız gerek. Bıçak yada çakımız olmadığından
kavun-karpuz almıyoruz. Çakı eksikliği hep sorun oluyor. Her
defasında bir sonraki turda mutlaka "İsviçre Çok İşlevli"
çakısını unutmayalım dememize rağmen. Malzemeler bagaja. Ama
bagajda yer kalmamış. Sanki Kuzey Kutbu'na inceleme gezisine çıktık.
Ne varsa "Gerekir" diye doldurmuşuz bagajı. İttir kaktır
bir yerler buluyoruz. Bir de hanımları suçlarız, her şeyi
dolduruyorsunuz diye. Ya bana ne demeli! Bir dahaki sefere, az ve
sadece işlevsel malzemeleri alacağım. İçecekler buzluğa. Çikolata,
gofret, soda, bira ve benzerleri de.
İki küçük buz-tutucu Soner Kılıç'ın Kefken-Kumcağız'da,
yazlık konutunda kalmıştı. Nihal'in yemeklerinden tatmak için
iyi ve haklı sebep olacak, şayet vakit olur da Kefken Kumcağız'a
düşersek. Kadıncağızın işi, adeta yaramaz oğlunu ve kocasını
doyurmak. Bir de beklenmedik ziyaretçileri, bizim gibi. Hafta sonu
günü birlik gelenler. Sürekli doyurmaya uğraşıyor bizi. Bir de
inatçı. İlla da yiyecekmişiz. Yemeyiz diye nazlanmak yok. Deniz
kenarı, bulmuşum harika hazırlanmış sofrayı "Hayır"
der miyim! Dersem ve ısrar etmezlerse ne olacak! Ne güzel ziyafet
çekmişti bize, geçen hafta sonu. Adeta "Çekirge Sürüsü"
geçmişti masadan. Sonuç, yıkanmışçasına tertemiz tabaklar.
"Ücreti neyse öderim" dedim. "Bu lokantaya ben her
zaman gelirim." Bol kepçe, adeta öksüz-yetim doyuran masası.
Seyrek'e Nasıl Gidilir!
Seyrek ve Sarısu'ya en kestirme yada denenmemiş hangi yollarla
gideceğimizi sorup soruşturuyoruz. Bir yol var Sarısu'ya giden,
Kandıra'nın içinden. Orhan Camisi'nin üst taraflarında. Bir de
Şile-Ağva Yolu üzerinden gidilen başka bir yol daha var. Biz
onların dışında bir yol soruyoruz. En uygunu Kandira Deresi köprüsünü
geçer geçmez, sağ tarata kalan ilk sapak. Sapağın girişinde çeşitli
reklam ve ilan panoları var. Bağırganlı, Seyrek ve Sarısu'ya
ilişkin. Yol, Kandıra'nın kenar mahallerinin içinden geçmekte.
Eski yakın köyler olmuş kenar mahalle. Aralarda tek tük eski tip
konutlar göze çarpmakta. Yol yamalı da olsa düzgün ve sorunsuz.
Bir süre sonra adının Seyrek Deresi olduğunu öğrendiğimiz
sapağa ulaşıyoruz. Bir sapak var. Sağ tarafta, doğu tarafa doğru
uzanıyor. Girişte bir ağaç levha. Koskocaman. Üzerinde
"Kandıra-Seyrek Doğal Hayatı Koruma Bölgesi" yazıyor.
Bir de derme çatma, pansiyon ve site konutlarına dair ilanlar.
Sarısu-Seyrek Kavşağında Bostanlık
Köprünün ilerisinde sağ tarafta bir kamyonet vardı. İki kişi
bostandan kavun ve kapuz yüklüyordu. Aracın arkasına park edip
yol sorduk. "Seyrek'e ulaşmak için ileride köye girişte bir
çeşme var. Çeşmeyi geçince sola dönüp devam edeceksiniz. Önce
Seyrek gelecek önünüze. Sonradan devam eder Sarısu'ya geçersiniz"
dedi genç delikanlı. Yaşlı olan babasıymış. "Geride
kalan sizi Sarısu'ya götürür. Sorduğunuz Miço Koyu'nu
bilmiyoruz!, Kerpe ile Seyrek arasında bir koy olmalı"
dediler. Muhabbet sardı bizi. Bostana girdik, satış yapıyor
musun diyerek. "Elbette" dediler, "Beğenin, seçin.
İleride köyde seramız da var. Orada diğer sebze çeşitlerini de
dilerseniz seçip alabilirsiniz" diye başka seçenekte
serdiler önümüze.
Bostan, yolun hemen kıyısında. Toprağı verimli ve nemli görünüyor.
Rengi kırmızı. Ama "Mantar" denilen bir illet dadanmış
topraklarına. Ürünü mahvediyormuş. Kavun, karpuz, biber,
domates ve patlıcan bitkileri inanılmaz etkilenmiş. Karpuzların
çoğu ya güdük kalmış yada ufak tefek. Toprağa değen kısımları
çürümüş. Kavunlar da benzer durumdaydı. Sebzeler ise hiç gelişememişler.
Yapay gübrenin yanında hayvan gübresi de kullandıklarını açıkladılar.
Ama toprakta var olan sorun neyse, onu çözemiyorlarmış. Bir de
bu yıl bekledikleri yağmurlar pek düşmemiş bu yörelere! İnanması
güç ama onlar yeterli yağmur olmadığında ısrarlıydılar.
Karpuzun kilosu 250 bin, kavunun ise 300 bin TL dediler. Sebzelerin
fiyatlarını hatırlamıyorum. Altı değişik kavun ve domatese 8
milyon TL. ödedik. Dalından koparıp alma zevki var ya. İşte
bunu bilmek çok farklı duygu. Ancak "Yok be ağbi, hormon
kullanmayan mı kaldı. Elbet bizde kullanmaktayız. Ama hayvan gübresi
de kullanmaktayız" diye açıklama yapınca biraz burkulduk.
Ülke gerçeğinden kaçmanın da pek anlamı yoktu.
Sarısu Nerede?
Burası Neresi?
Geri dönüp Sarısu Yolu'na girdik. Yol topraktan. Ara ara yağan
yağmurdan çamurlaşmış ve geçen araçlarla ezilen yerler kurumuş.
Stabilize denilen yol olsa ne gam. Aksine bildiğimiz toprak yol. Ne
bir işaret, ne bir yön levhası. Gidiyoruz öylece, fundalık ve
çam ağaçları arasından. Döne dolaşa. "O yolla
gitmeyin" dedikleri halde girdik ya. Gideceğiz artık. Kaşif
olmanın da bedeli var. Bembeyaz arabamın oldu altı kırmızı balçık
çamur. Çamura saplanacağız diye bekliyorum hep. Kandıra girişte,
uzaklık için 3 Km filan yazıyordu. Yol bir türlü bitmiyor.
Bitmez tabii, ortalama hızımız 40 Km. Nihayet araçların arasından
bir yer göründü. Yolun bizi Sarısu'ya götüreceği söylenmişti
ya. Sanıyoruz ki Sarısu'ya geldik. Ama geldiğimiz yer Seyrek. Gençlik
günlerimin rüyası. Anılarımdan bazı kesitler çıkarmaya çabalıyorum,
kesif bulutlar arasından.
Yol Seyrek'in güney tarafından geçip gidiyor. Batı sapağı
yerleşim yerine, devam eden yolun ortasındaki giriş Seyrek
Deresi'nin aktığı geniş alana, devamı ise batı tepesinde yer
alan meşe korusuna götürüyor. Piknik ve Kamping alanına giriş,
araç başı 5 milyon. Devam ediyoruz. Koruya doğru tırmanıp önümüze
çıkan üç çatal yolda duruyorum. Arabamızı nereye park etsek
diye uygun yer arıyorum. Yağmur çiseliyor. Meşe korusunun tam
orasından geçiyor toprak yol. Bu koru nasıl olmuşta korunmuş,
yağmalanmamış diye merak ediyor insan! Koru, yamacın batı tarafında
yayılmış daha çok. Meşe ağaçlarının altında, çadırlar ve
insan kümeleri. Araçlar; kamyonet, otobüs, binek arabaları ve
minibüs türü aile araçları. Günü birlikçiler ve çadırcılar
bir birine karışmış. Orta yerlerde bir yerde, çay bahçesine
benzer salaş bir yer var. Masa ve sandalyeler dizilmiş alana.
Etrafı çit yada dikenli tellerle çevrili. Alan batıdan-doğuya eğimli.
Yağmur biçimlendirmiş toprağı. Su akakları, çukurlar ve tümsekler.
İne çıka gözümüzün önüne serilen Seyrek Koyu'na doğru
ilerleyeceğiz.
Anılardaki Seyrek Canlanıyor,
İşte Seyrek Kalesi
Seyrek
Koyu hilali andırmakta. Her iki ucu kayalık burunla kesiliyor.
Orta yerde yay biçimi uzanan kumsal. Koy sakin ve dalgasız. Kumsal
Seyrek Deresi'nin önünü tıkamış. Dere gölet şeklinde öylece
duruyor kumsalın gerisinde. Derenin üzerinde derme çatma, dar,
iki adet köprü görünüyor. Demirden olanının üzerinden su ve
elektrik hattı geçiyor. Diğeri ise insanların geçişi için.
Kumsalın gerisi geniş, düz bir alanla çevrili. Orada burada park
etmiş araçlar ve yer yer çadırlar var. Kampingcilerin çoğu
koruluk altında kümelenmişler. Düz alan çimenlikle kaplı, tektük
de olsa ağaçlar var. Ama toprak dereden yayılan sularla kaplı.
Kumsalın üzeri, denizin karaya vurduğu çer-çöp ve insanların
bıraktığı pisliklerle kaplanmış. Uzanmış güneşlenen
bikinili şortlu insanların yanında, farklı kıyafetlerle denize
girenler de var. Günlük kıyafetler, tayt benzeri kıyafetler ve
paçalı şortlar. Ortalık şen şakrak. Çoğunluk, doğu
taraftaki kayalık kısmı tercih etmiş. Özel site ve diğer konut
sakinleri ise, batı tarafta yer alan kayalık uçta denize
giriyorlar.
Kumsalın batı ucunda, derme çatma balıkçı teknelerinin çekildiği
kızaklar var. Bazı tekneler bakımda, diğerleri ise bakımsız
halde. Teknelerin önünde büyükçe bir baraka var. Bunun hemen
yanında, ön tarafında "Disco" yazan bir yapı daha var.
Bahçesinde masalar. Bir iki aile kahvaltı yapıyorlar. Kafe ile Çay
Bahçesi karışımı, her gereksinime cevap veren tarzda galiba. Az
ileride bir büfe ve deniz kenarına yakın bir kahvehane daha.
Kahvehaneyi bir balıkçı işletiyor.
Seyrek'te
yerleşim batı tarafta kalan tepede gelişmiş. Sahile çok yakın
iki konut var. Birisi oldukça eski durumda. Orta yerde, girişinde
"Özel" olduğu yazılı bir site var. Konutlar oldukça
bakımlı ve çevreleri süs bitkileri ve çiçeklerle bezeli.
Sitenin etrafında ise diğer bireysel yazlıklar. yaklaşık otuz-kırk
hanelik bir yer. Yerli Seyrekli hane sayısı 10 kadar filanmış.
Konutlaşma bu tepenin en ucuna değin genişlemiş. Toprak yapısı
kaygan ve hareketli. Altı sağlam değil. Deniz seviyesi ile kara
arasında, iki üç metrelik bir kot farkı var. Toprağın akışını
önlemek için beton mendirekler dökülmüş sahile. Toprağın itişi,
betonları denize doğru eğmiş. Denize girmek için merdivenler dökülmüş.
Seyrek Kale'sinin yer aldığı uca doğru, bir kısmı çıplak
kayalıktan, diğer kısmı ise çalılıklardan oluşan boş bir
alan var. Çalılıklar arasından patika benzeri yolla
gidilebiliyor bu alana. Deniz kenarından ise dar bir şerit var. Aşağısı
kayalık, kademe kademe denizin içinde kayboluyorlar. Bu kayalık kısımda
insanlar denize giriyor. Yukarıdan bakıldığında cam gibi berrak
bir görüntü. Turkuvaz renginde. Yani mavi-yeşil karışımı bir
renk. Bu renge, deniz dibinin kendi rengi de karışınca iç açıcı
bir renk oluşuyor.
Deniz
seviyesi ile bu kesimin yüksekliği 10-15 metre filan. Dikkat
ediyorum yer yer eski yaşamlardan bazı izler var. Eski yaşamlar
dediysem bu, ta Cenevizler (İtalya'daki Genoa kentinden olan Eski
denizciler), Romalılar, Bizanslılar ve Osmanlılar zamanları
olabilir. Bu alanda arkeolojik bir kazı yapılmadıkça kesin konuşmak
olanaksız. Bu izler o denli açık ki! Toprağın ufalanmış bölümlerinde
tuğla, kiremit ve günlük kullanımdan çanak-çömlek parçaları
yayılmış ortalığa. Çoğu sırlı. Bir kaç örnek parça
topluyorum. İlgimi çeken, aralarda yer alan küçük küçük
deniz kabukları. Bu yükseklikte. Aklıma gelen ilk olasılık
deprem ve benzeri doğal afet zamanlarında denizin bu yüksekliğe
kadar çıkması ve bu alanın sular altında kalmış olma olasılığı.
Yani ünlenen Japonca adıyla Tsunami (Deniz Yükselmesi). Kale kalıntılarının
bulunduğu en üç tarafa doğru görüntü alarak ilerliyorum. Aşağıya
bakmak biraz tehlikeli. Aşağıda, dalgaların oyduğu inanılmaz
kaya biçimleri ve bu oyuklara giren deniz suyunun oluşturduğu
akvaryum benzeri yerler var. Kayaların özelliği ta Karadeniz Ereğlisi'ne
değin gördüğüm benzer yapıda. Kirli-beyaz renkte. Sert görünümlü
ama güneş ve yağmurla minik parçalar halinde ufalanan ve eriyen
cinsten. Deniz seviyesinde kalan kısımları da dalgalar yıllar
yada yüzyıllar içersinde ufalayıp türlü biçimlere sokmuş.
Seyrek Kalesi
Seyrek Kalesi'nin bulunduğu kısma geçmek o denli kolay değil.
Arada dar bir kısım kalmış. Buradan karşıya geçip her iki
tarafta kalan görüntüleri alıyorum. Kale duvarlarının kalıntıları
oldukça belli. Ama neredeyse adaya dönüşmüş bu kısım da,
zaman içinde bu kalıntılarda ki parçalanan kısımların denize
dökülmesiyle ortadan kalkabilir. Batı taraf, girintili bir şekilde,
dantel örneği uzanıp gidiyor. Dalgalar kayaları dövüyor
hararetle. Yer yer deniz içinde kalmış kaya uçları görünüyor.
Deniz kenarı sessiz ve kimsesiz. Bu kesimde denize giren yok.
Burunun doğu tarafı ise dalış meraklıları için inanılmaz
olanaklar sunmakta. Az önce görüntü aldığım, düz kaya parçasının
altına doğru bakmaya çalışıyorum. Bu kesimin altını dalgalar
iyice oymuş. Dehlizler görünüyor.
Seyrek'in doğu tarafında kalan burun görünüyor buradan.
Konutların bulunduğu bölüme doğru yürüyorum. Kayınpederim
beni burada buldu. Nasıl becerdi bunu acaba! Uzaktan seniz izledim
ve buldum dedi ama pek inanmadım. Birlikte aşağıya, sahile doğru
inen dik, bir ara sokaktan kıyıya iniyoruz. Yağmur yağdı yağacak.
Zaten yağmur bulutları adeta bizi takip ediyor. Sahilde, balıkçı
teknelerinin bulunduğu yerin hemen yanında bir kahveye giriyoruz.
Girer girmez yağmur başlıyor. Kahve bahçesinde oturan üç kişide
içeri giriyor arkamızdan. Meraklı sorularımızla muhabbet başlıyor.
Çayın açılmasına iki dakika varmış. "Şimdi
demlenecek" diyor kahveci. Hem kahvecilik hem de balıkçılık
yapıyormuş. Dışarıda sicim gibi bir yağmur. Herkes bir yerlere
koşuşturmakta. Denizde kalan insanlarda var, yüzmeye devam
ediyorlar. Beş yıldır Lassa'da çalıştığını söyleyen,
oldukça konuşkan bir genç. Emekli bir beyefendi. Gerektikçe lafa
karışıyor. "Ben yazlıkçıyım, bilmem. Kahveci, balıkçı
ve buranın yerlisi, ona sorun" diyor. Diğer gençte Toyota'da
çalıştığımızı öğrenince "Özgür Dinçol'u tanır mısınız?
ben onun akrabasıyım" diyor. Konuşma anında aklıma
geliyor, Özgür'ün "Kayınvalidemlere ait yazlığa gidiyoruz
Seyrek'te" diye aktardıkları.
Yağmur dindikten sonra dışarı çıkıyoruz. Dışarısı, yağmur,
toprak ve deniz kokuyor. Değişik bir koku. Mis gibi demeyeceğim.
Neye benzetsem örnek uymaz. Doğanın kendi kokusuna örnek vermek
olanaksız. Bunu yaşamak gerek. Karadeniz kıyısında, bu yağmurda
ıslananlar yada yağmur sonrası dışarıda dolaşanlar bu kokuyu
bilir ve tanır. Biz doğu tarafta kalan burunda doğru ilerliyoruz.
Doğu taraftaki burun kaplumbağanın sırtını andırmakta.
Yayvan, geniş ve yuvarlak. Üzeri ağaçsız ve fundalıksız.
Sadece toprak var. Toprak yapısı aynı, kaygan, kırmızı renkli
ve yağmurlarla ufalanıp akıp gidecek türden. Yağan yağmurda
yer yer çamur oluyor yürüdüğüm patika yol. Daha geride kalan
korunun dibinde, bitmek üzere olan villalar var. Daha geride ise,
üç yol ağzının doğu tarafı tel örgü ile çevrili ve bir
yerde küçük bir tabela var. Buranın bilmem ne kooperatifi için
ayrıldığını açıklayan. Tepenin koya bakan kısmı, biraz içerlek
ve bu kesimde kayalar ufalanmış ve küçülmüş. Burada denize
giren insan sayısı fazla. Burunun daha doğu tarafı ise denizden
gelen dalgalara açık. İleride fundalıklar deniz kenarına dek
uzanıyor. Hem kalenin bulunduğu uçtan hem de bu uçtan, daha doğu
tarafta ama doğu-kuzey uçta kalan Kerpe ve en ileri uçta Kefken
Adası ile Cebeci Sahilleri görünüyor.
Sarısu Yolu
Seyrek,
pek keşfedilmemiş, ulaşımı kolay ama yolları toprak olan,
deresinin evsel atıklarla henüz kirlenmediği, daha çok
kampingcilerin ve günübirlik tatilcilerin rağbet ettiği sevecen
ufak bir yer. Seyrek Deresi'nin denize birleştiği alan, daha işgale
uğramamış. Bomboş. Topraktan su fışkırıyor gibi. Çünkü
derenin denize birleştiği yerin kumlarla kesilmesinden dolayı, su
geri tepiyor ve bu alanda kalıyor.
Arabamıza ulaştığımızda, yağmur tekrar başlıyor. Dedim
ya, adeta bizi takip ediyor. Geri gelip üç yol ağzından doğuya
doğru ilerleyen dar yola giriyoruz. Yol aynı özellikte, toprak.
Yağan yağmurla çamuru artıyor. Daha geri kesimlerden başlayan,
Orman Bakanlığı'nın diktiği çam ve yöreye özgü diğer ağaçlarının
kapladığı alanlardan döne dolaşa ilerliyoruz. Pek iniş çıkış
yok. Aklımızda, "Hep sadece sahil boyunca ilerleyen yolları
takip edin" önerisi. Önümüze çıkan diğer sapaklara aldırış
etmiyoruz. Etsek de zaten ne bir tabela ne bir işaret var, kavşak
ve sapaklarda. Yolun belli yerlerinde derme-çatma baraka yada çadırlar.
Yanlarında park etmiş binek arabaları yada kamyonlar. Yolun bazı
bölümleri çamurla su karışımı arası, tereddüt ederek girip
geçiyoruz. Acaba batıp kalır mıyız diye! Bazen karşı taraftan
da arabalar gelince, bu yolu deneyen ender kişiler (!) olmadığımızı
anlıyoruz. Yol bitmek bilmiyor adeta. Ortalama hızımız 30-40 Km.
Sonunda bir yere geliyoruz. Biraz yamaç ve tepelik, diğer
yerlere göre. Çam ağaçları arasından ilerleyen yol. Bir süre
sonra önümüzde sahil beliriyor. İşte Sarısu sahili karşımızda.
Durup manzarayı seyrediyoruz ve görüntü alıyoruz. Yağan yağmurdan
toprak iyice ıslanmış. Ayaklarımız kırmızı çamura batıyor.
Yağmur hafiften yağmaya devam ediyor. Kısım kısım. Yağmur
bulutları doğuya doğru ilerliyor. Gök kara bulutlarla kaplı. Yüksekte
kalan yol belli bir eğimle sahile doğru kıvrılarak iniyor.
İleride, en doğu uçta yer alan, küçük tepenin üzerinde
siteler görünüyor. Bireysel konut yada villalar, ağaçlık ve yeşilliklerden
pek görünmüyor. Bir de sahili en doğu ucunda, kıvrımdan beride
bir demir nesne var. Duba yada fener benzeri.
İşte Bizim İztuzu'muz
Sarısu Sahili
Sarısu
Sahili tam bir üçgen biçiminde. Sarısu Çayı yaşlı ve yassı
dağlar arasında kalan vadiden sessiz sedasız akıp bölgeyi
alivyonlu toprakla kapatmış. Yoldan sahilin görüntüsü gözümde
Dalyan-İztuzu Sahili'ni hatırlatıyor bana. Adeta aynısı değil.
Burası İzmit'in İztuzu Sahili aslında. Burada da Su Kaplumbağaları
yaşıyormuş. Sahil upuzun doğudan batıya uzanıyor. Sarısu Çayı'nın
suları denizle birleşemiyor. Deniz, karaya ittiği ince kum
tepeleri ile önünü kesmiş. Sahilde boylu boyunca kumsal, ortada
kalmış Sarısu suyu göl benzeri. Sahilin batı ucunda salaş
barakalar var. Ortalıkta çeşme, WC barakaları ve duşlar. Bunların
etrafında ise keyfe keder park etmiş kamyonlar, kamyonetler ve çeşitli
modellerde binek arabaları. Araçların aralarında çadırlar. İnsanlar
deniz kenarı ve çadırların etrafında kümelenmişler. Sarısu
batı ucundan akıyor olmalı kışın denize. Yürüyerek sahile
gidiyoruz ve oradan Sarısu'nun gölet olmuş suyunun kenarına ve
daha sonra ortasına doğru. Çayda üç balıkçı kayığı var.
Çayı geçmek için hizmet veren kayıklar yok gölette. Zaten buna
da pek gereke yok şu anda. Sahil ile kara bağlantısı var.
Gölette balık tutmaya çalışanların yanında Kefal avlamaya
çalışan kıyıda başka amatör balıkçılar da var. Ama pek balık
tutan olmamış. Göletin, kumsalın, çevre ve denizin görüntülerini
alıyorum. İnanılmaz bir yer. Buralarını nasıl olmuşta ben
gelip görmemişim? Çayın etrafı kamış ve sazlıklarla çevrili.
Boyları oldukça yüksek. Ali Osman Bey bir arkadaşına rastlıyor.
Adamın büyük bir karavanı var. Onun yanında güneşlenmekte ve
şekerleme yapmaktaydı. Bir süre sohbet edip bilgi alıyoruz. Her
dönem buraya geldiğini, buralara aşık olduğunu ifade edip
ekliyor. Burada akşam güneşini, gece, denizi ve çevreyi
seyretmek inanılmaz zevkli diyor. Yağmur tekrar çiselemeye başlıyor.
İzin alıp yolcu yolunda gerek diyoruz. Toprak yol kıvrılarak çayın
güney tarafına geçiyor. Burada ikiye ayrılıp, birisi güneye doğru
dik ilerliyor. Diğeri ise olasılıkla merkeze ilerliyor. Belki de
villalara doğru.
Yağmurla yerler iyice çamura bulandı. Arabamızın patinaj
yapmasından ürküyorum. Yağmur göz açtırmıyor bir süre
sonra. Yolu soracak kimseler yol etrafta. Her kes bir yerlere sığınmış
durumda. Merkeze gitmekten vazgeçip ilerlemek istiyoruz. Belki Miço
Koyu'na da uğrarız diye. Ama burasının nerede olduğunu bilen
yok. Gittiğimiz yol tekrar ikiye ayrılıyor. Birisi dümdüz dağların
arasına, güneye doğru devam ediyor. Diğeri ise sahile paralele
devam ediyor. Hangisinden gideceğiz şimdi? Birisinden öğrenmemiz
gerek. Karşıdan gelen Lada marka bir aracın sürücüsünden yardım
istiyoruz. Sahil yolunu alın diyor. Zaten daha önce sorduğumu kişide
bize hep sahil yolunu izleyin demişti.
Sarısu Çayı ve Büyük Köprü
Ağaçlıklar
arasında ilerledikten sonra vadiye geliyoruz. Çay vadinin tam
ortasından sessizce akmaya devam ediyor. Yağmur taneleri çok iri
düşüyor yere. Camdan burnumuzu dahi çıkartmamıza izin
vermiyor. Öyle şiddetli. Yol dümdüz ilerliyor ve bir köprü ile
kesiliyor. Köprünün üzerinde durunca Sarısu'nun nasıl usulca
akıp gittiğini görüyor insan. Güney tarafının etrafı ağaçlar
ve sazlıklarla kaplı. Kuzey tarafı da öyle. Köprünün kuzey
tarafında çay doğuya doğru kıvrılarak akmakta. Köprü çok
geniş. Park ediyoruz. Ben araçtan çıkıyorum ve korunarak görüntü
alıyorum yağmur altında. Aşağıda çayın doğu tarafında balık
tutan yağmurluklu birisi var. Yağmura aldırdığı yok. Onu
izliyorum, birde çayın akıp gidişini. Yağış şiddetini arttırıyor.
Zorunlu olarak arabama dönüyorum. İzleme şansımız yok. İlerliyoruz
ve çayın doğu tarafında yol yine ikiye ayrılıyor. Birisi güneye,
diğeri kuzeye sahil tarafına doğru ilerliyor. Biz sahil tarafını
alacağız. Burada gördüğümüz ikinci balıkçıdan onay alıyoruz
yönümüzle ilgili. Yol kıyısında bazı çalışmalar var sanki.
İş makineleri ve toprak yığınları. Buradan sahil ve çay enfes
görüntüler oluşturuyor. Doğu köşesinden kıvrılıp batıya
doğru akıyor. Ama denizle doğrudan buluşup sularını denize bırakamıyor
şimdi. Suyun çoğu kumsalın altından akıyor olmalı.
Sarısu'yu tanımayan amatör balıkçı yok. Hem Seyrek'i hem de
Sarısu'yu çok iyi biliyorlar ama ben ilk kez geliyorum bu güzel
cennet köşesine. Bence burası koruma altına acilen alınması
gereken, bir doğa harikası köşemiz. Bizim İztuzu sahilimiz.
Burada Su Kaplumbağaları varmış bol bol. Yavru olanlar alınıp
akvaryumlarda beslenebiliyorlarmış. Balığı da bolmuş çayın.
Kefal, Levrek ve Sazan. Biz yolumuza devam ediyoruz. Yol tepelerin
arasında ama sahile çok yakın devam ediyor. İleriye doğru yağmur
hızını kesiyor ve bir süre sonra duruyor.
Lokmandere Çeşmesi & Yemeği Molası
Bu
kesimde yükselen tepeler sahile dik iniyor. Sahilin toprak yapısı
aynı. Sahil şeridi kayalıklarla çevrili, gerisi yumuşak kırmızı
renkte toprak. Heyelana uygun. Bazı yerler geniş ve dik burunlarla
denize dik iniyor. Bazı koylar ise daha dar ve dik. Fundalık yada
yüksek ağaçlarla kaplı bir alanı geçip inmek gerek aşağıya.
Etraf oldukça sessiz. Karşı yönden gelen araç sayısı artıyor.
Bizim gibi maceracı ve doğa sever kişiler olmalı. Yoksa bu
toprak yolla kimse gelmek istemez buralara. Hele böyle bir yağmurlu
havada. Çam ağaçları, yörenin doğal ağaçları değil.
Kestane ağaçları, Ihlamurlar ve Karaağaçlar doğal ağaç türleri.
Yer yer Kocakarıyemişi ağaçları var.
Birkaç tepe inip çıktıktan sonra düzleşen bir yerde artık
Kerpe kaymak tabağı gibi gözümüzün önünde. Durup buradan
Kerpe görüntüleri alıyoruz. En kuzey uçta Kerpe Kayalıkları görünüyor.
Saha sonra ise bir iki yamaçtan geçiyoruz ve dağlara doğru tırmanıp
ilerliyoruz. Bir vadi benzeri yere ulaşıyoruz. Dağ tarafında bir
çeşme var beyaz mermer kaplı. Lokmandere Çeşmesi. Yapım yılı
02 Haziran 2001. Bir yıl önce yaptırılmış. Burada bir minibüs
var. Karşıda da bir kamyonet. İçinde ve dışında erkekler.
Yalnızlığı seven kişiler olmalı. İleride, koyun kayalıkları
görünüyor. Ve keskin bir deniz girintisi karaya doğru. Ağaçlar
arasından rahatlıkla görünüyor.
Yağmur yağarken biz piknik yemeğimizi burada yiyoruz. Suyun başında.
Etraf çamura gark olmuş. Yemek sonrası çamurlu ayakkabılarımızı
yıkıyoruz, su yalağından ve cılız akan ikinci çeşmeden.
Yemek sonrası yokuşa doğru tırmanmaya başlıyoruz. Bir süre
sonra düzeleşen yolda ilerleyip Kerpe'ye daha da yaklaşıyoruz.
Kerpe Ömer Ağzı & Piknik Alanı
Kerpe'ye
yaklaştıkça görüntü almak için duraklamalarımız artıyor.
Ama duraklamalar değiyor manzaraya. Karşımızda ağaçlar arasında
görünen Kerpe konutları ve sahili. Yol sahile paralel bir düzlükte
ilerliyor. Ulaştığımız yer Ömer Ağzı denilen yer. Önceki
hafta geldiğimizde, Kerpe dönüşü akşam üzeri uğradığımız
ve tek bir görüntü alarak geri döndüğümüz yer. Kerpe
sahilinden görünen ağaçlıklara arasındaki yer. Genel piknik
alanı. Buradan da küçük bir dere denize doğru akıyor. Burası
yolun güney tarafında kalıyor. Yol tarafı duvarla kapalı. Orta
yerde bir giriş kapısı var. Yol dar olmasına karşın aracımızı
park ediyoruz.
Kapının sol tarafında tenekeden küçük bir levha üzerinde
"Ömer Ağzı" yazıyor. Girişi ücrete tabi. 5 milyon
araç başı. Kapının hemen sağında, bir iki baraka ve genel
kullanıma açık bir bulaşık yıkama çeşmesi. Kapının hemen
solunda bir iki baraka. Bekçiler için. Para tahsil eden görevlilerde
burada. Duvar tarafı büyük ağaçlarla çevrili. Sahil ile toprak
zemin arasında betondan duvar var. Orta yerden dere akıyor. Ama cılızda
olsa derenin suyu denize ulaşıyor. Derede balık yavruları
denizden dereye yada tersi yüzüyorlar. Bunu izlemek çok zevkli
bir olay. Dere yatağı yemyeşil bitkilerle dolu. Ama araları
kampingcilerin atık ve çöpleri ile kaplı. Hele sahil ve kumsal.
Burası adeta genel çöplük. Bu durumdan kimse şikayetçi görünnüyor.
Pisliğe ve kirliliğe bağışıklık kazanmış olmalılar. Hele
derenin doğu kıyısında, deniz kenarına yığılmış sert kaya
kümelerinin arası her tür çer çöple dolu. Özellikle pet şişeler
ve bira kutuları. Yüzlerce araç. Kamyonet, van ve binek arabası.
Bunların yanlarında yada ortalarında çadırlar. Etraflarında
kadınlar, erkekler, çocuklar ve gençler. Denizde yüzenler , kıyıda
seyredenler ve mangal yapanlar. Etraf duman ve et kokusu ile
kavruluyor.
Orta bölümde az çok kalmış yeşillik bir alan var. Üçgen
biçiminde oluşmuş araç yolu, kiremit renginde toprak. Araçların
gidiş geliş izleri var yollarda. Sahil, yüz yada iki yüz metre
ilerisine dek sığ. Denizde iri bir Kangal Köpeği de yüzüyor.
Sudan korkmayan bir köpek. Adeta oyun oynuyor. Köpeği kovuyorlar
sudan çıkmıyor. Sahilin doğu tarafı, kıvrımlarla ileride yer
alan yüksek tepe inişine dek beyaz renkli, yıllar içersinde parçalanmış
kayalıklarla dolu. Kırılıp ufalanmış kayalar değişik biçimler
almış. Buradan yürüyerek ilerlemek olanaksız. Kıyılar çok
sarp şekilde denize iniyor. Yol daha geriden, yukarıdan dolaşıyor
Kerpe'ye doğru.
Birinci Kerpe Koyu
Yolda
ilerliyoruz. Meyve sebze satan seyyar manav kamyonları, sattıkları
ürünleri çığırmakta. Yol daha ileride yükseliyor ve çam ağaçları
arasından Kerpe'nin ilk koyuna geliyor. İleride yine ormanlık
alana doğru dik olarak ilerliyor. Bu kesimde yer alan özel konut
ve villalar oldukça bakımlı. Daha önce burada durmamıştık. Şimdi
duruyoruz görüntü alıp gezmek için. Yolun doğu tarafında çok
bakımlı ve yeşillikler içinde villalar var. 54 yada 34 plakalı
araçları kapılarında. Bahçe ve balkonlarında yazlıkçılar.
Sokaklar düzenli ama iç tarafları "Ben yaptım oldu" düzeni
sonrası ya çıkmaz sokak şeklinde yada ara geçiş yerleri dar
olan patika yollara bağlanıyor. Yol ile deniz arasında kalan yapılar
daha da güzel. Bahçeleri çeşitli süs bitkileri ile dolu. Aradan
akmakta olan bir dere var. Patika yol ile buradan geçiyoruz. Dere
suyu koyu yeşil renkte ama kirli değil. İçinde tatlı su
kaplumbağaları yüzüyor. Resimlerini çektirmek istemediler.
Biraz mahcuplarmış.
Dere, sahilde daha geniş bir ağızla denize akıyor. Derenin güney
tarafında kayalık kısım ile kumsalın gerisindeki yere büyük
ve farklı bir yapı kondurulmuş. Bahçesi daha yeni düzenlemiş.
Bu çok açık. Yapıda henüz bitmiş. Bu otelin bir "Mafya
babasına ait" olduğunu söylüyorlar deniz kıyısında
rastladığımız yazlıkçılar. Sahilde denize girmek için çok
dar bir kesim var. Kuzey tarafı yokuşlu sahil kısmı. Deniz tarafına
borudan çit yaptırılmış. Burada insanlar piyasa yapmaya çalışıyorlar.
Çok villa ve konut vardı boş. Bir o kadarda satılık olanlar.
Burada arıtma sistemi yapılmış ama ne denli sağlıklı çalışıyordur
acaba?
Kerpe Kayalıkları
Merkezden
kuzey yamacına doğru ilerliyoruz. En uca varmak istiyoruz. Burada
uzaklardan görünen beyaz kayalıklar var. Kademe kademe rüzgarın
ve güneşin belirlediği kaya tipleri. Zayıf olan kesimler çökünce
yıllar içinde inanılmaz küçük koylar oluşmuş. Sahil aşağıda
dipte. Arada girintili koylar ve beyaz kayalıklar. Oldukça yükseler
Biz ileriye girintili kısmın başına gidip görüntü alıyoruz.
Arabamızı ileride bir sokak başına parke etmiştik. Kayalıkları
çepe çevre görüntülüyoruz. Sahile inmeden geri dönüyoruz. Doğu-batı
yönünde ilerleyen bir yol var. Kefken'e doğru. Meşe ağaçlarının
arasından. Bu yol Kefken ile Kerpe'yi birbirine bağlayan eski bir
yol. Ama soğuk asfalt türünden olan bir yol. Bu yolla ilerleyince
Kefken'nin Kumcağız sahiline çıkılıyor. Bu uç, inanılmaz güzel.
Maliye Lojmanları'nda kalan Soner Kılıç'a gidiyoruz. Onların,
bizden önce gelmiş günübirlikçi konukları var. Yan konutta Ali
Osman Bey'in de tanıdığı eski muhasebe müdürü olan 75 yaşlarında
bir beyefendi. Soner de bir ara beni tanıştırıyor. Bir fırsat
olsa muhabbet edeceğiz. Adamın çok anlatacak öyküleri varmış.
Ama dinlemeye fırsatımız olmuyor. Konuklar maç için bizden önce
ayrılıyorlar.
Kurtyeri Kısmı & Harika Sürüş
Akşam 18:00 sularında bizde ayrılıyoruz. Bu hafta, Kumcağız
Girişi'nde para toplayan kişiler yok. Sahile gelen her araçtan
Kefken Spor adına 5 milyon TL tahsil ediliyordu. Yol
Kefken-Kurtyeri arasında ilerleyen yola çıkıyor belli kıvrımlardan
sonra. Yolun iki tarafı da meşe ağaçları ile kaplı. Ormanın
ortasında, kıyısında çadırlar var. Yola yaklaşılan yerlerde
ise çatısız beton yapılar. Yolun iki tarafında konutlar dizilmiş.
Adeta burası ikinci merkez olmuş. Sapaktan sonra Kerpe Sapağı'na
dek yol harika. Kaymak gibi. Ekili alanlar yeşile boğulmuş. Yer
yer yol kıyısı konutlar. Alt katları dükkan veya benzeri yapılar.
Kurtyeri Mezarlığı'na dek yol güzel ama viraj ve tepeler var. Bu
yol üzerinde daha içlerde olan köylerin tabelaları var. Yolun
solu ekili alanlar. Buradan bir yol ayrımı var. Bu yol Karasu ve
Adapazarı'na gidiyormuş. Sağında ise Meşe ve Çam ağaçları.
Yol tere-tepe ilerleyerek ileride, yokuşta Kerpe Sapağı ile birleşiyor.
Yolun her iki tarafında dikili alanlar. Yeşillikler içinde yer
yer gündoğdu çiçeklerini, mısırları ve sebze bahçelerini
izliyoruz. Yol kıvrılarak da gitse önü açık. Bazı kesimlerde
yer alan engebeli alanlara rağmen, yolun en uç noktası dahi görülebiliyor.
Akşam serinliğinde sürüşümüzün zevkini çıkarıyoruz.
Radyodan ılık ve kıvrak nameler penceremizden gelen ılık
havayla karşıyor, bizi sarmalayıp kendi alemimize götürüyor.
Ali Osman Bey başka yerlerde, ben başka.
Erkan Kiraz
18/08/2002, Pazar, Şirintepe-İzmit
|