Keşfedilecek Ne Çok Yeri Vardır Kandıra'nın
İzmit ve çevresine ilişkin yıllardır sürdürdüğüm görüntüleme,
gezip-görme, bilgi edinme ve araştırıp-okuma ve üzerimdeki ilk
etkilerini yazıya dökme çalışmasında Kandıra ve Taşköprü
civarı hep gerilere ötelendi. Bunun sebebi bu yörelerin gezmek için
oldukça zor olmasıydı. Geniş bir alana değilmiş sayısız
gezilecek-görülecek yerler, tarihi yıkıntılar, doğal güzellikler,
kendine özgü özellikleri olan yerler ve en son inanılmaz kayalıkları,
kumsalları ve dantel biçiminde kıyılıları olan sahil köy ve
yerleşim yerlerinin hep bu taraflara yer almasıydı.
Kandıra merkez hareket yeri olarak düşünüldüğünde, sırasıyla
yada rasgele Kefken, Cebeci, Kerpe, Seyrek, Sarısu, Bağırganlı,
Belen Pınarı, Dömbüldek Suyu (1),
Miço Koyu, Çamkonak, Babatepe ve darmadağınık gibi duran Taşköprü
denilen alandaki köyler. Ta çocukluğumdan beri Dömbüldek Suyu
civarlarında yaptığımız piknik türü gezileri hatırlarım.
Herkesin neredeyse tüm Türkiye'nin bildiği bir kaynak suyudur Dömbüldek.
Sonraları Belen Pınarı (2), da benzer ünü
yakalamıştır. Derler ki bu pınarların suları böbrek taşı
rahatsızlığı çekenlere iyi gelir, şifa verir. Hasta bu sudan içtiğinde,
taşlarını dökmede bir tür rahatlık ve kolaylık bulur.
Seyrek'ten Kerpe'ye oradan Kefken ve Cebeci'ye dek gençlik anılarım
vardır. Anılarım bir yerlerde kopmuş, kesintiye uğramıştır.
Başka yerlere aşklarım başlamış, oralara daha fazla gider olmuşum.
Akçakoca ve çevresine, Kaş'tan Didem'e oradan ta Foça'ya dek.
Ama şimdilerde sık sık duymaya başladığım Çamkonak, Sarısu
ve Miço Koyu benim için keşfedilmemiş yerlerdir. Şile'den Ağva,
Akçaova, Kandıra, Kaynarca, Karasu, Kocaali ve Akçakoca'ya kaç
sahil turum oldu. Yada Kandıra'dan Şile'ye dek. Kimselerin gidip
denemediği yolları aldım. Geçilmeyen yerlerden geçip Ağva'ya
Şile'ye uzandım ama hep atlamışım bu üç yeri. Şimdi üzülüyorum
neden buralara ait anılarım yok diye.
Bağırganlı, Çamkonak, Sarısu, Seyrek & Miço Koyu
Öğrendiklerim
Bağırganlı, bir iki kez gittiğim bir uç sahil köyü. Kefken ve
Kerpe ile karşılaştırıldığında daha çok bu yerlerin kayalık
uçlarını andıran ama kendine özgü kayalıkları olan bir yer.
Yarım ada benzeri uzanan yuvarlak koyu ve bu koyun güney tarafında
yer alan kumsalın gerisinde ve çevresinde yapılar sıralanmış
durumdadır.
Burası çoktan tüketilmiş, betonlaşmanın hücumuna uğramış
bir yerdir. Yazlıkçıların konutları emekli olanların konutlarına
karışmış durumdadır. Açık rüzgarlara karşı savunmasız
olup Karadeniz'in yağmurunu bol alan bir köydür. Yağışlı
havalarda aracınızı ve kendinizi çamurdan korumak için hazırlıklı
ve donanımlı olmanız gerekir.
Buraya ulaşım genelde Seyrek üzerinden yapılır ama ben farklı
yerlerden gittim buraya. Ana ulaşım yolu Kerpe yolunu aratmayacak
darlıktadır ama daha da kötüsü yağmurların alıp götürdüğü
çok kötü geçiş noktaları vardır. Belen Pınarı buraya yakın
bir köyde kalmaktadır.
Geri taraflar ağaçlık olmasına karşın Bağırganlı sırtları
ve yarımada tepesi çıplak ve keldir. Bir tek ağaç göremezsiniz
bu kesimde. Beni en fazla etkileyen sahilden güneye doğru ilerlediğinizde,
uç taraflara yakın yerde bulunan kayalık kesimdir. Buradaki bin
bir şekilde bürünmüş kayalar deniz yüzeyinden oldukça yukarıda
kalmaktadır. Dalgaların dövüp parçaladığı kayalar türlü türlü
biçimler almıştır. Aradan eriyip giden toprağın çökmesi ile
yeni oluşan boşluk ve dehliz benzeri yerler ürkütücüdür. Güvenlik
açısından gezerken dikkatli olunmasında yarar vardır. Arazinin
toprak yapısı heyelana çok uygundur. Yamaçlara yapılan konut ve
villa sahiplerinin buna ne derece özen gösterdiklerini bilmiyorum
ama yamaçlara doğru ilerleyen konutlaşma ilerisi için
tehlikelere gebe olabilir.
Çamkonak
Öğrendiğim bilgilere göre Çamkonak, Kandıra'ya 30 km uzaklıkta
Uzunkum denilen yöreye yakın bir tatil yeriymiş. Yani neredeyse
ta Karasu sahiline dek uzanan bir alan. Pek keşfedilip bilinmeyen
yani henüz tüketilmemiş bakir bir yer. Sahil ve kumsalları açık
Karadeniz'in haşin rüzgarlarına açıkmış. Ama yinede bir şeylere
para harcayacak kişilerin özel villa tipli konutlarını kurmaya
başladığı bir yer. Kısa zamanda tüketilecek bir yer. Ulaşımı
uzaklığı nedeniyle kolay olmayan Çamkonak, kötü olan yolu düzenlendiğinde
sanırım Kerpe ve Cebeci gibi "Altına Hücum" kasabalarını
andıracaktır.
Buranın başlıca özellikleri şöyleymiş; Sahillerinin
Karadeniz rüzgarlarına açık olması nedeniyle sörf ve rüzgar
yelkeni sporuna uygunmuş. Denizden esen haşin rüzgarlar Karasu
sahillerine dek uzanan uzun kumsalındaki kumları karaya doğru
itiyor ve kumul tepeleri oluşuyormuş. Her yıl birkaç metre
hareket eden kumul tepelerine "Yürüyen Kumullar"
denilirmiş.
Burada olduğu sözü edilen Doğal Göl, bizim Ağva-Akçakoca
turumuzda uğradığımız, sapakta yer alan büyük levhada;
"Acarlar Gölü, Doğal Hayatı Koruma Sahası" diye yazan
yer değilse o başka. Çünkü yazın kilometrelerce fazladan gittiğimiz
yolun sonunda olmayan, yazın kuruyup çekilen boş, yemyeşil bir
alandan başka bir şey görememiştik. İnşallah aynı yerden söz
etmiyoruzdur.
Sarısu
Sarısu'ya gelince, adını en sık duyduğum ama bir türlü gidip
göremediğim bir yer. Gidenlerin ballandırarak anlattığı doğal
ortamı, doğa-severler için inanılmaz özellikler ve güzellikler
sunuyormuş. Ağva'ya benzerliğinden söz edilen bir sahil köyü.
Ağva da bilindiği üzere denize geniş ağızlarla birleşen iki
çayın ortasında kurulu bir yerdir. Oradaki çayların da suları
bulanık ve koyu sarı rengi andırır. Sarısu levhasını Kandıra'nın
Battalgazi Caddesi köşesinde görmüştüm. Kandıra'ya tahminen 8
km. uzaklıktaymış. Babaköy denilen beldenin sınırları içersinden
akıp denize birleşen Sarısu Deresi'nin ucunda kurulu bir sahil köyüymüş
Sarısu. Sessiz akan sularında, dere, göl ve göletlerde balık avını
severler için sazan, levrek ve kefal bol bol bulunmaktaymış.
Kumsal ve sahile ulaşmak için sazlarla kaplı dereyi geçmek
gerekiyormuş. Ya nasıl geçilecek! Doğal olarak tekne yada kayıklarla.
Hatıralarım arasında olan ve Keçi Adası yada Prens Adası
denilen bir yer vardı Marmaris'e yakın bir yerde. Burada da ulaşmak
için kik benzeri ince uzun kayıklara binmek gerekiyordu. Motorları
pancar motordan bozma kayıklar 10 kişiye kadar yolcu alırdı.
Adada Roma yad Bizans döneminde kalma kalıntılar ve ufak bir de
amfi-tiyatro vardı. İşte orada olduğu gibi Sarısu'da da 8-10 kişi
taşıyabilen kayıklar sahile gitmek isteyenleri hizmet vermekteymiş.
Miço Koyu
Miço Koyu, kimselerin bilmediği bir yermiş. Ben de bilmiyorsam
oldukça bakir olmalı. "Bakir" dediysem gerçekten de
kelime anlamıyla "el değmemiş" olduğunu düşünmüyorum.
Mutlaka harcayacak fazla parası olan bir iki kişi gidip buraya da
villalarını dikmişlerdir. Miço Koyu adını nereden alır
bilmiyorum. Ama adeta denizcilikle yakıdan ilgisi olan bir köyden
söz edilir gibi bir isim verilmiş buraya. Kerpe ile Kefken arasında
ormanlık alanda ilerleyip en sonunda "Cennet" filminde
olduğu gibi cennet benzeri bir koya çıkılmaktaymış.
Buranın asıl özelliği Alanya'nın ötesinde yer alan bakir
yer benzeri kayaların oluşturduğu irili ufaklı lagünlerinin
yani küçük yada büyük doğal havuzlarının olmasıymış.
Dalgalar öylesine oymuş ki kayaları arada kırılıp dökülen
kayalarla boşluklar oluşmuş. Taş Havuz denilen ünlü bir kesimi
de varmış. Kayalık yerlerden atlamayı daha derin sularda yüzmeyi
severler için oldukça uygun bir yermiş. Açık denize cephe olmasına
karşın etrafında bulunan diğer kayalıklar sayesinde mendirek
arasında kalan bir balıkçı sığınağı gibiymiş. Suları
dalgasız ve pürüzsüz. Yüzmek için inanılmaz zevkli ve uygun.
Benim en fazla görmek ve uzun saatler harcamak istediğim yerlerden
birisi Sarısu diğeri ise Miço Koyu'dur. Bakalım Allah ne zaman
nasip eder bana buraları görüntülemeye ve gezmeye.
Ve Seyrek
Seyrek, Kandıra'dan Şile-Ağva Yolu ile gidilen bir yerdir. Kefken
ve Kerpe ile karşılaştırıldığında batı tarafta kalır.
Benim bildiğim ve hatırladığım Seyrek, upuzun kumsalı olan, en
uçta kale kalıntıları ile inanılmaz bir doğa köşesiydi.
Denize birleşen dersinde balık yavrularını görmek ve izlemek
olasıydı. Şimdilerde hala var mıdır, suyu temiz midir
bilmiyorum ama Kefken'de Kovanağzı mevkiinde akan derenin bir lağım
deresi haline dönüştüğünü görmek beni ürpertmişti. Seyrek
Kayalıkları aslında dalmak için en uygun bir yer oluşturmaktadır.
Benzer ortamlar Kefken ve Kerpe'de de vardır ama burası bir başka
güzellikledir.
Seyrek'in eski adı Sirek'miş. Sonraları bu biçimi almış
olmalı. Vaktiyle Seyrek Kalesi'nde önemli ticari hareketler yaşanırmış.
Ama kalıtılar Akçakoca Ceneviz Kalesi'nde olduğu gibi o denli
belirgin sayılmaz. Aslında onarılsa ve alan piknik halanı şekline
döndüştürülse oldukça ilgi toplayacak bir yer olabilir.
İzmit D-100 Karayolu'ndan Kandıra Yeni Yolu'na
Kandıra yöresi sahil kesitini görüntülemek istiyordum. Bekarlık
günlerimden sonra birkaç kez gittik Kefken tarafına. Ne Seyrek'i
ne Cebeci'yi ne de Kefken ve Kerpe'yi son halleri ile biliyordum.
Erkenden yola çıkıp, yol boyunca resim çekerek dolaşmak
istiyordum. Ali Osman bey ile gidecektik. Yeni Kandıra Yolu'ndan
birkaç gez geçtik. Ama Kandıra'nın ayrıntılı görüntülerini
alma fırsatım olmamıştı hiç. Bu kez tüm ayrıntıları ile görüntüleyeceğim.
Sabah 06:30'da evden çıktık. Buzluk ve çantalarımızı hazırladık.
Arabanın bagajına yükledik. Yüzme malzemelerimizi de çantaya
koymuştuk. Sarıyer Börekçisi'nde kahvaltı yaptık. Çay için
erkenmiş. Limonata içtik. Bedellerini ödedik (3).
Akça Cami yanından, Belediye Plaza doğusundan geçen yoldan aşağıya
inip, Uğur Mumcu Parkı trafik ışıklarından D-100 Karayolu'na
çıktık. Yeni Gölcük Yolu, uzun yıllar süren düzenleme içindeydi.
En sonunda geçenlerde bu kesim, üst yol bağlantı işleri
tamamlanıp trafiğe açılmıştı. D-100 yolu üzeri Gölcük Sapağı
kapatıldı. Bursa Yolu böylece kent dışına taşınmış oldu.
Bu yola Kandıra Yolu deniliyor. Kandıra'ya dek yapılan yol,
otoyol alt köprüsüne dek getirilmişti. D-100 yolu ile otoyol
arasında kalan ve Bekirpaşa'yı, Yahya kaptan Mahallesi, Yeni
Garajları birbirine bağlayan ara yol da tamamlanıp hizmete girmişti.
Son bağlantılarla bu kesim harika oldu denilebilir. Ama bu proje
acaba kaç yıllık! 100, 200? Türkiye de hiçbir proje yada plan
uzun soluklu olmaz, hele yüz yıllık düşünen kafalar hiç
olmaz. Şimdi Yuvam Akarca, Bayındırlık Gündoğdu ve Dünya
Bankası Deprem Konutları alanı için yapımı devam eden bir yol
çalışması var. Kandıra Yolu üzerinden geçecek üst köprü
ile bağlantısı tamamlanacak. Bu yolda devreye girdiğinde, bu
kesimde inanılmaz bir trafik oluşacak. Bu proje olmasaydı bu bölgenin
ulaşımı nasıl çözülebilirdi Allah bilir.
Kandıra Yolu, Kandıra'ya bağlı tüm köyleri ve yeni yerleşim
yerlerini rahatlattı. Özellikle İzmit Körfezi'nin tüketilmesi
ve deprem felaketinin ardından Kandıra sahil köyleri olan Kerpe,
Kefken, Cebeci, Seyrek ve Dikili köyleri moda oldu. Bu köylerin
Kandıra'yı geçtiğini düşünüyordum. Ne duruma ulaştıklarını
bugün yapacağımız görüntüleme turunda öğrenmiş olacağız.
Kerpe, Seyrek ve Dikili yıllardır görmediğim yerler. Kerpe ve
Cebeci ise son 10 yıl içinde seyrekte olsa gidip gördüğüm, değişimlerini
izlediğim tatil yerleri.
Kandıra Bağlantı Yolu
Kandıra bağlantı yolu T.C.'nin yüz yıllık başarılarından
birisi dersem yalan olmaz. Doğa yapısı ve toprak yapısı oldukça
farklı olan bu bölgede, kalıcı bir yol çalışması yapmak gerçekten
zor olan bir işti. Bölgede yer alan dağlar yaşlı ve yayvan dağlardır.
Dağlar Karadeniz'e değin yüksekliklerini korurlar ama dik ve aşırı
yamaç değildirler. Yassı ve yaşlanmış dağlardır. Yükseklik
ve tepelere tırmanmak görsel olarak zor gibi görünmez. Ancak
toprak yapısı, toprağın akmasına, göçmesine, dibe doğru
batmasına ve erozyona uğramasına yol açacak yapıdadır. Bu
nedenle eski Kandıra Yolu olanaklar oranında çok girdili-çıktılı,
dar ve uzun süreli dayanacak şekilde yapılmıştı. İki aracın
yan yana geçmesi yada fazla taşıt akışını taşıması olanaksızdı.
40 Km.lik yol 2 saatte ancak aşılabiliyordu. Yeni yol ile giriş-çıkışlar
ortadan kaldırılmış, tırmanma bölgeleri düz yollarla iki şerit
halinde aşılmış, vadi ve uçurumlar viyadük türü ara bölmelerle
geçilmiş ve toprak yapısı aşırı hareketli ve kaymaya eğilimli
alanlar farklı dolgularla desteklenmiş.
Ama yine de yolda oluşmuş çöküntü, kayma ve akmaları fark
ediyor insan. Yöreye özgü ağaç yapısının ısınma amacıyla
kesilmeleri ve alanların ekime açık alan biçime sokulması için
kelleştirilmiş. Sonuçta alan Karadeniz kesimine az bir mesafe
kalana dek erozyona uygun hale gelmiş. Küme küme, uzak yada yakın
uzaklıklarda görülen ağaç ve ormanlıklar yöreye özgü ağaç
türleri hakkında bir fikir vermektedir. Yıllar önce buğday ve
ayçiçeği ekimi için kelleştirilmiş düz yamaç ve tepeliklerde
artık bu bitkileri göremiyor insan. Yerine yer yer yeni moda olan
fındık ağaçları ayrıt edilebiliyor. Meşe, Karaağaç ve
Servi. Benim en fazla gördüğüm ağaç türüydü. Sonradan ekme
Çam ağaçları ise yöreye uygun ağaçlar değildi. Orman Bakanlığı
denetim ve öncülüğünde Karadeniz sahil kesiminde yer alan çam
ağaçları da kanımca yöreye özgü değiller. Kendiliğinden çıkmış
ve fundalıktan orman şekline dönüşmeye çabalayan bölümler
bunun kanıtı gibi. Bunu Kandıra Babatepe bölgesinde görmek ve gözlemlemek
olanaklıdır.
Kandıra'da Geçmiş Anılarım ve Karşılaştırma
Görüntüleme planımızda önce Kandıra vardı. Kandıra'dan hep
geçmiş yada konaklamıştık ama ayrıntılı bir görüntü alma
şansı yakalayamamıştım. Yinede var olan görüntüleri ise geçen
zamanlarda Belen ve Bağırganlı'ya giderken yada Ağva-Karadeniz
Ereğlisi gezisi sırasında almıştım. Kandıra Yolu, kentin doğusuna
kaydırılmıştı. Eski girişin hemen doğu taraflarında 1 km
kadar uzağında harika bir bağlantı yapılmış. Yol
Kefken-Kerpe'ye doğru devam ediyordu. Bir yol ise Adapazarı-Kaynarca
tabelası ile gösterilmişti. Diğer yol ise Kandıra Merkez'e
giden yoldu. Eski zig zaglı ve her iki yanı ağaçlı yol ise daha
aşağıda kalmıştı. Ünlü Kandıra eski yokuşu ise ortadan
kalkmıştı bu bağlantı ile.
Arabamı eski İzmit Yolu üzerinde, Hükümet Konağı'nın yani
Kaymakamlık Yapısı'nın güney tarafından inen sokağa bıraktım.
Tam da konağın bahçe kapısının hemen alt tarafına. Eski Hükümet
Konağı'nın güney-batı tarafına dikdörtgen şeklinde yeni bir
yapı dikilmekteydi. Olasılıkla bu, yeni konuta dönüştürülecektir.
İlçe Emniyet Müdürlüğü yapısı ise biraz daha kuzeydeydi.
Girişi hemen yola açılıyordu. Yeni yol projesi ile Kandıra
merkeze girişler bitmiş, esnaf bundan oldukça fazla etkilenmiş.
Bu haberleri basından okuyup öğrenmiştim. Hatta Kaymakamlık İzmit'ten
Kandıra'ya uğramadan sahil köylerine giden toplu taşıma araçlarına
yasak koyma kararı çıkartmış ve uzun süre bu konu tartışılmıştı.
Esnafın ve gelir kaybına uğrayan diğer kesimin seslerini yükseltmelerine
karşın bu durum değişmeyecektir. Kandıralılar kendilerine yeni
yol ve yöntemler bulmak zorundadırlar. Bu hep böyle olmuştur.
Gebze, İnönü ve Bozüyük ilçeleri Kandıra konusuna en uygun ve
yakın örneklerdir. Sahil köyleri her ne kadar şu anda Kandıra'ya
bağlı iseler de yakında bu köyler bir şekilde ilçe olacaklardır.
Burada oturan yada yazlığı sahip olan farklı kesitlerden
insanlar, bunun savaşımını verecektir.
Şu anda Ağve-Şile Yolu ve Bağırganlı kesimi zorunlu olarak
Kandıra merkez yolunu kullanmaktadır. Ama yeni yol ile Ağva-Şile
Yolu'da mutlaka kent merkezinin dışına çıkartılacaktır. İleride
oluşabilecek ve biçimlenecek şeyi görür gibiyim. Yeni bağlantı
yolları kenar ve yakınlarında arsa, tarla ve bahçeleri olan
aileler ya buraları ticari kullanıma uygun şekle getirecek ve
konutlar yaptıracaklar yada başkaları buraları satın alıp biçimlendirecektir.
Her ne olursa olsun ticari kesim bağlantı yollarının etrafında
şekillenmeye başlayacaktır. Yasak ve savmalarla sahil köylerine
gündelik yada kalıcı tatilcilerin doğrudan ulaşmalarının
engellenmesi ve merkeze girmelerinin sağlanması ve böylece
eskiden var olan alışverişin devam ettirilmesi kolay sürdürülecek
bir yöntem değildir. Tatil köyleri gün be gün gelişip büyümekteler
ve yakın gelecekte buralar Kandıra'dan bağımsız beldeler haline
dönüşecekledir.
Ya yapımı devam eden ve ta Akçakoca'dan itibaren yer yer
izlediğim ve bizim kesimde Bağırganlı'dan Kandıra Babatepe'nin
ta doğu taraflarında dek kısım kısım görüntülerini aldığımı
Karadeniz Sahil Yolu tamamlanınca ne olacak?
Kandıra'yı ilkin eski İzmit ve Adapazarı giriş yolu civarlarından
başladım görüntülemeye. Etrafı ağaç ekili yol, sabahın
sessizliğinde o eski güzelliğini korumaktaydı. Bu yoldan tektükte
olsa araçlar geçmekteydi. Sonra merkez civarında olan küçük
bir parka girdik. Parkın ortasında buralarda yaşamış eski
medeniyetlerden birilerine ait Lahit Kapağı ve gömü kısmı çeşme
haline dönüştürülmüş kalıntıyı görüntüledik. Benzer
mezar taşlarına Namazgah ve Şehir Er Ahsen Budak Parkı'nda da
rastlayacaktık. Sayıları azda olsa eski Kandıra Ahşap Konutları'ndan
geriye kalanları görüntülemeye çalışarak Namazgah Caddesi'ne
çıktık. Bu yol Kandıra Deresi'nin batı tarafında kalan ve tıpkı
İzmit'te olduğu gibi Namazgah (4)
olarak adlandırılan alana gidiyordu. Kandıra Deresi üzerine bir
köprü yapılmıştı geçiş için. Namazgah kısmı Kandıra
Deresi'nin güney tarafında, Şehit Er Ahsen Budak Parkı ise kuzey
tarafında kalıyordu. Parkın kuzeyinde doğudan batıya doğru Şile-Ağva
ve Bağırganlı yolu uzanıyordu. Bu yol oldukça güzeldi. Kentin
toplu konutları yada apartman evleri daha çok bu tara kaymış
durumdaydı. Oto Sanayi ve diğer bazı kamu kurumları bu yolun güney
tarafında kondurulmuş durumdaydı. Dere Kandıra'yı ikiye bölüyordu.
Dere boyunca ve dere yatağı içersinde kalmış yeşillik ve ağaçlar
yer alıyordu. Ama dere suyu inanılmaz kirli ve içersi atılmış
çer çöplerle, plastik esaslı pisliklerle doluydu.
Geçmiş ve Yakın Tarihi
Kandıra hakkında şu ana dek okuduğum en güzel ve derli-toplu
bir yazı yada çalışma, aslen Kandıra'lı olan gencecik bir kişinin,
Sayın Doğan GÜRPINAR'ın kaleme aldığı ve derece alan çalışmadır.
Çalışmada Kandıra, sosyal, kültürel, parasal ve yere yer yakın
tarihi ele alınmaktadır. Bir tür saha çalışması yapılarak,
yaşayan kişilerin ağzından yada bazı kişilerin hatırladığı
anılardan yararlanılmış. Ortaya harika bir eser çıkmış.
Zaten çalışmanın adı da yakın tarih ve sözel tarih
denemesidir. Yazıyı merak edip okumak isteyenler İnternet ortamında
ulaşabilirler (5).
Ancak Kandıra tarihi hakkında derli-toplu bir bilgiye ulaşamadım.
Burada ta Roma döneminden Bizans'a ve ardından Osmanlı İmparatorluğu
dönemine kadar uzanan yaşamların izlerini bulmak olasıdır. Adı
eskilerde sadece Kentri olduğu şeklindedir. Eski adı Sirek olan
bugünkü Seyrek'te yer alan tarihi kalıntılar ve sahildeki Roma
Kale kalıntısı buranın ticari bir merkez olduğunun işaretidir.
Kalenin bir Ceneviz mi yoksa Roma kalesi mi olduğuna dair kesin bir
bilgim yok. Çamköy, Safalı ve Kumköy'de yer alan tarihi yıkıntılar
ve özellikle bir zamanlar bulunup İzmit Müzesi'ne! gönderilen
Kumköy'de ki insan heykellerinin olması, buraların aslında ta
Bitinya İmparatorluğu zamanlarından itibaren önemli sahil köyleri
olduklarının kanıtlardır. Yani sıralama yaparsak, Bitinya İmparatorluğu,
Roma İmparatorluğu, Ceneviz Hakimiyet evresi, Bizans İmparatorluğu
ve Osmanlı Yönetimi. Oldukça zengin bir geçmişe sahiptir Kandıra
ve bağlı sahil köyleri.
Orhan Bey Hazretleri Camii
Kandıra Deresi bir tür kavşaktı bu kesimde. Eskilerde, çok
eskilerde beldenin Osmanlılarca ele geçirilişinde ana yerleşim
burada kümelenmiş olmalı. Daha sonraları doğu tarafta kalan ve
uzun süre belde merkezi olan tepelere doğru yayılmış olmalı.
Kandıra-Şile-Ağva ve İzmit Kavşağı parkın kuzey tarafında
bir üçgen oluşturmaktadır. Batıya doğru giden yol Şile-Ağva'ya,
dere boyunca güneye doğru uzanan yol İzmit yönüne ve Kandıra
Garajı'na, doğuya doğru uzanan yol ise merkeze doğru
gitmektedir. Merkeze giden yolun sağ tarafında yani ikiye ayrılmadan
önceki güney köşesinde tarihi Orhan Bey Camii yer almaktadır.
Orhan Bey Camisi çok eski olmasına rağmen bakımlı ve korunmuş
durumdadır. Minaresi bombeli şapkası ile ilginçtir. Her yerde
olduğu gibi bu caminin de dört bir tarafından yol geçirilmiştir.
Cami bahçesi için ayrılmış alanlar ya hep yola dönüşmüştür
yada tıpkı İzmit Çınarlı'da yer alan tarihi Urgancı Mehmet Paşa
Camii gibi özel mülk haline gelmiştir. Orhan Camisi'nin giriş
kapısının üstünde yer alan Osmanlıca yazıtın sol tarafında
şu ibareler yer almaktadır: "Orhan Cami, banisi Sultan Orhan
Gazi Hazretleri, İnşa tarihi 1305". Yani bugünkü Türkçe
ile "Orhan Camisi, Kurucusu Sultan Orhan Gazi, yapım yılı
1305". Osmanlıca yazıt 5 satır ve dört kolondan oluşmaktadır.
Son karede * ???? * rakamları yer almakta. Yani son kolonun son satırında
1305 rakamları. Bu tarihin miladi olması gerek. Hicri olamaz.
Olursa miladi tarih karşılığı 1887 yılı çıkıyor ki bu da
olanaksız (6). İzmit'in fethi
miladi 1337. Diğer yazıları okuyamadım. İç kapı kapalı olduğundan,
iç görüntü alma işini sadece açık olan sağ iç pencereden,
makinemi sokarak yapabildim.
Namazgah & Şehit Er Ahsen Budak Parkı
Kandıra Deresi'ni aşıp Namazgah kısmına geçince karşımıza
ilkin iyi düzenlenmiş ve bakımlı çay bahçesi çıktı. Dar
yolun sağ tarafında basketbol yada mini futbol sahası vardı. Bu
sahanın daha batı köşesinde ise bir yapı. Bu yapının kuzey
tarafı ise Şehit Er Ahsen Budak Parkı'ydı ve Şile-Ağva Yolu
ile paraleldi. Park pek bakımlı değildi. Parkın dere tarafında
ama çocuk parkı alanı olarak ayrılmış yerin doğu köşesinde
yine lahit kapağından oluşturulmuş bir çeşme vardı. En azından
camiye dönüştürülmüş kilise yada ibadet yerleri gibi bir işlev
verilerek korunmuş oluyorlar aksi durumda kırılıp yok olacaklardı
diye geçirdim içimden. Lahit kapağı ikiye kırılmıştı. Diğer
kısmı park kapısında giden patika yolun bir köşesinde
sergilenmişti.
Namazgah alanında yer alan ve güney tarafta kalan Çay Bahçesi'nin
ve kuzeyde kalan yapının en son ucunda iki yaşlı Meşe Palamut Ağacı
vardı. Ağaçlar oldukça yaşlı görünüyorlardı. Ağaçların
altında ise derme çatma kulübe benzeri bir baraka. Ve kaldırım
taşı kenarında pek dikkat çekmeyen, kirlenmiş bir levha taş üzerinde
ise pek düzgün olmayan harflerle bir ibare yer alıyordu. Yazıda
yazım kuralları yada satır başı benzeri özellikler yoktu. Düz
bir yazı biçiminde yazılmıştı. Ben hep onca atılan bedava,
bol kese nutuk ve söylemlere rağmen atalarımızın izlerini taşıyan
ve yazılı kanıtlar olan pek değerli nişan, yer, ağaç, yapı,
medrese, çeşme, cami, köprü ve benzeri mirasımızın içinde
bulunduğu durumlara tanık olunca üzülürüm. Keşke derim,
insanlarımız konuşacaklarına gidip bir şeylere karınca kararınca
sahip çıksalar da, ata yadigarı değerlerimiz korunup kollansa (7).
Orhan Gazi zamanlarında Marmara Bölgesi'nde belli yerlerin
fethedildiğini, özellikle İzmit Kalesi'nin çok zorlandığını
ve en son miladi 1337 yılında ele geçirildiğini biliyoruz.
Kumandanlarından Akçakoca Bey ve silah arkadaşları bölgenin kısım
kısım ele geçirilmesinde görev almış kişilerdir. O nedenledir
ki Akçakoca Bey adı Bolu'dan İzmit'e dek pek çok yerde geçmektedir.
Kandıra'da da Babadağı denilen tepede Akçakoca Bey'in mezarı ve
onun anısına yapılmış bir çandı türü ağaç mescit olduğu
aktarılmaktadır belli belgelerde. Burada yer alan ağaçların o
zamanlar Orhan Bey adına dikildiği ve adına yapılan cami için
seçilen yerin Kandıra Deresi'ne yakın olması, alanın o
zamanlarda daha çekici ve daha yeşillik olduğu düşüncesini
kuvvetlendirmektedir. Fetihlerden sonra, adına en fazla anıt ve
cami yaptırılan Osmanlı sultanı Orhan Bey'dir. Osmanlı'nın ilk
zamanlarında beyler Bey olarak anılırmış. Sultan yada Padişah
unvanları daha Araplardan ve Farisilerden (İranlı) girmemişti
dilimize kanımca.
Kandıra'nın Eski Kesitleri
Orhan Camisi'nin bulunduğu yerden Battal Gazi Caddesi, Sarısu'ya
giden yol tarafları ve Milli Egemenlik Caddesi boyunca görüntü
alarak tekrar Kandıra merkeze doğru geldik. Burada oldukça görkemli
bir cami yer alıyordu. Cami önünde park etmiş römorklu traktörde
karpuz satılıyordu. Sokağın sağında solunda ise tezgah açmış
sebze meyve satan satıcılar. Erken saatler olduğu için pek
hareket yoktu ama ilerleyen saatlerde kalabalığın artacağından
emindik. Merkezde, tüm yönlerden gelen yolların düğümlendiği
köşeye geldik. Burada yapılar biraz daha yükselmişti. Bir
apartmanın önünde Kefken-Kerpe levhası yer alıyordu. Buranın
sağ tarafında bir yapının ikinci katında çay bahçesi vardı.
Burada soluklanıp çay içtik. En eski kesimdi burası. Eskilerde,
Kefken ve Kerpe'ye gidişte araçlardan burada inilir, ileride sokak
arasında bekleyen dolmuşlara binilirdi.
Askeri Kışla & İtfaiye Garajı
Askeri Kışla, Kerpe-Kefken Yolu üzerinde kuzey tarafta kalıyordu.
Kışla kapısı izne çıkmaya çalışan erlerle doluydu. Askeri bölge
olduğu için görüntü alma şansım yoktu. Askeri Kışla, Kandıra
ticari yaşamında yadsınamayacak etkiye sahiptir. Hafta sonraları
izne çıkan askerlerin çoğu günlerini burada para harcayarak geçirirler.
Alım-satım işleri burada yapılır. Burada askerlik görevini
yapan askerleri ziyarete gelenler, ulaşım için para harcarlar.
Buraya gelince masraf yaparlar. Bunlar hep Kandıra iç ticareti için
önemli konulardır.
Ben batı tarafta kalan ara sokaklardan tekrar merkez kısma
geldim. Dönüşte Kandıra İtfaiyesi'nin sokak kenarında derme çatma
barınağına rastladım. Görüntü inanılmaz basit ve iptidaiydi.
Ancak eski bir araç dikkatimi çekti. DAF marka araç. 1965 yılı
yapımıymış ve daha yeni gibi duran sonradan yapma Ford marka araçlara
göre daha işlevselmiş. Görüntüsünü almamak ona üzüntü
vermek diye düşündüm. Görevli itfaiyecilerle kısa sohbet
sonrası ayrıldım. Düşünülse İtfaiye'de (8)
yer alan emektar DAF aracı bir müze haline dönüştürülebilir
ve korunarak saklanabilirdi. Ne olacaktı yarınlarda, hurdaya çıkartılıp
satılacaktı işe yaramaz diye. Genel anlayışımız nedir!
"Yıkmayacağız, hurdaya atmayacağız da ne yapacağız
yani!" Değil mi?
Kandıra Festival Etkilikleri & Unutulan Değerleri
Kandıra'da daha geçen hafta yapılan bir festival etkinliği vardı.
Seçilen tanıtım konuları ne derece eksik ve yersizdi bence.
Sunulacak ne denli fazla değerleri ve zenginlikleri vardı Kandıra'nın
aslında. Kandıra'nın antik geçmişi ve bu zamanlardan kalan kalıntıları,
Kandıra Deresi, Namazgah'ı, Kandıra Yoğurdu, Kandıra Bezi, Ahşap
Konakları, Kandıra Giyim Tarzı ve diğer tarihi eserleri. Hele
Babadağ ve Akçakoca Bey'in Anıt Mezarı ile yakın silah arkadaşlarının
türbeleri ve onlar adına yaptırılmış mescit! Ama tanıtımlar
ve benzeri işler için pek para bulunamaz. Değerlerin korunması
ve kollanması içinde yeterli istek ve para bulunamaz. Bunun yerine
daha havalı dıştan destekli görsel ama pek etkisi olmayan işlere
kafa yorulur. İstenen sonuç hemen şimdi beklentisidir. Paraya dönüşecek
sonuç. Etkinlik yapılacak ve paralar hemen akmaya başlayacaktır.
Ama uzun soluklu işler sabır, beceri ve planlama gerektirir.
Babadağ & Akçakoca Anıt Mezarı
Kandıra'dan çıkıp Babadağ Tepesi'ne çıkacaktık. Yolunu
bulmak için bir iki kez sorduk yolu. Giriş yerinde Orman Bakanlığı'nın
bir levhası yer alıyordu. Solunda ise bir Sera ve Çiçek Bahçesi.
Tepeye gidiş ağaçlar arasından bozuk bir toprak yollaydı. Ama güzellik
harikaydı. Tepeyi dolanarak ilerleyen yol, en son batı tarafından
en tepe kısma ulaşılıyordu. Tepe aynı zamanda Türktelekom'un
yayın ve yansıtıcı direklerinin de dikildiği bir tepeydi. Kandıra
ile Karadeniz sahili arasında kalan ikinci, en yüksek noktaydı.
Tepenin güney-doğu köşesinde bir mescit vardı. Kapısında ise
Baba Tepesi Akçakoca Mescidi, 5.5.1995. Bu tepede bölgeyi fetheden
Akçakoca'ya ait mezar ile yanına yapılmış çandı tipi
mescitten tarihi kitaplar söz etmektedir. Hatta bunun siyah-beyaz görüntüleri
de yer alır. Okuyup öğrendikten sonra hep gelip görmek istediğim
yere gelmiştim. Bu alana 1974 yılında bir anıt yapılmış (9).
Anıtın kuzey tarafında ise başka bir yapı vardı. Daha ufak. Türbe
benzeri (10).
Anıt, beyaz renkli konik biçiminde bir yapıydı. Sağ tarafında
yani kuzey tarafında tabanı geniş en uç kısmı biraz daralan
uzun bir beton yer alıyordu. Konik biçimin taban kısmı aralıklı
beton ayaklardan oluşmaktaydı. Beton ayakların üstünde ise, bu
ayakların arasında yer alan kısımlar kesilip yukarı doğru kaldırılmış
biçimde yapılmıştı. Anıtın tam ortasında ise mezar yer alıyordu.
Akçakoca'nın yakın silah arkadaşları adına ise bir türbe yer
alıyordu. Mescit daha aşağıda güney-doğu köşede kalıyordu.
Alanın batı tarafında ise üç tane yüksek anten vardı. Anıt
Mezar'ın doğu tarafında ize üzeri toprakla örtülmüş,
havalandırma bacaları bulunan bir su deposu yer alıyordu. Su
Deposu'nun hemen kuzey tarafında ise olasılıkla buraları
korumakla görevli kişi için yapılmış yada yaptırılmış bahçe
içinde bir konut vardı.
Anıt Mezar'ın etrafı az yükseklikte tel ile çevriliydi.
Mezarın bulunduğu yere giriş batı tarafından verişmişti.
Merdivenlerle çıkılıyordu. Biçimi bir tavaya benzetebilirsiniz.
Mezar mermer taşlarla yapılmış ve süslenmişti. Anıt Mezar'ın
etrafı çepeçevre boşlukla çevriliydi. Kuzey tarafı daha ağaçlıktı.
Ağaçlık ve gölgelik olan bu kesim piknik yapanlara ayrılmış
ve piknik masaları ve sandalyeleri ile donatılmıştı. Kahvaltılarını
hazırlayan bir gurup vardı. İstanbul'dan gelmişler. Sürekli
olarak buraya gelirlermiş. Ben ise bir İzmitli olarak ilk kez
geliyordum Akçakoca'nın Mezarı'nın bulunduğu Babatepe'ye.
Mesire yada piknik yapmak için çok uygun bir yerdi burası.
Tepeden Kandıra ve çevresini görmek, geniş yeşil alanları
izlemek çok harikaydı. Kuzey tarafta ağaçlar arasında Kefken ve
Cebeci sahilleri görülebiliyordu çıplak gözle ama bu görüntüyü
resme dökmek iyi ve kuvvetli bir lensi gerektiriyordu. Etraf
Karadeniz'den gelen bol yağışlarla yemyeşil bezeliydi. Ormanla
kaplı yeşil bir kesit uzanmaktaydı Karadeniz kıyılarına dek.
Babatepe çok işlevli bir biçime sokulmuştu. Bölge fatihi Akçakoca
ve yakın silah arkadaşları için Anıt Mezar, Türbe ve Mescit için
ziyaret ve dua yeri, mesire yeri ve piknik için harika, bol
oksijenli ve manzaralı bir alan, Türktelekom için yansıtıcı
yayın direklerinin dikilebileceği alan, Kandıra ve yakın köyleri
için su depolama bölgesi ve Orman Bakanlığı'na bağlı orman
yangını izleme ve koruma görevlileri için gözetleme yeri. Böylesi
bir alanın Kandıra'nın tanıtılması ve bölgeye farklı düşüncede
yada zevkte olan ziyaretçi ve turistlerin çekilmesi için çekici
bir yer olarak kullanılmaması beni şaşırttı ama pek de
etkilemedi. Biz değerlerimizi yüceltme ve onları tanıtma
konusunda pek becerikli değilizdir. Yada hep tanıtım ve
bilgilendirme konularına farklı yaklaştığımız için bu tür
yerleri ve değerlerimizi önemli konular olarak görmeyiz.
Modernlik yada günlük geçerliliği olan konuları önyüzde
tutmaya çalışırız. Aslında modernlik yada güncellik konusu
herkesin gündelik yaşamında bıktığı konulardır. Aranılan
ise farklılık ve yöreye özgü konulardır. Hele yabancı ziyaretçiler
bize özgü şeyleri ve köşeleri görmek istediklerini asla aklımıza
getirmek istemeyiz. Onlara yaşadıkları yerlerde var olan
modernlikte ve gösterişte yerler hazırlamaya çalışırız.
Kerpe-Kefken Sapağı'na gelmeden önce bir yol ayrımında duran
araç ve yanında dikilen kişiler bize tanıdık geldi. Huriye ve
Hanife Bekir ile Kerpe'ye denize gidiyorlarmış. Burada kahvaltı
molası vermişler. Ablam evde kalmış. Arabayı almamızdan beri
Bekir Allah razı olsun geziyor ve onları da alıp gezdiriyor (11).
Yiyecek ve içeceklerini beraberlerinde getirmişler. Kerpe yolu
levhası kaldırıldığı için yolu şaşıranlar oluyordu. Kefken
yolu doğuya doğru dönüp ilerliyordu ama Kerpe yolu kuzeye doğru
dimdik uzanmaktaydı. Kefken 10 km yazan levhaya rağmen Kerpe için
bir levha yoktu. Biz önce Kefken ve Cebeci'ye gitmeyi tercih ettik.
Huriyeler ise Kerpe'ye gideceklerdi. Huriyeler, uzun yıllar otobüs
ve dolmuşlarla sürekli olarak Kerpe'ye yüzmeye geliyorlardı. Biz
ise Kentsa Sosyal Tesisleri'nde yer alan havuzları tercih ettiğimizden,
daha önceki yıllarda bir iki kez Kefken ve Cebeci'ye gitmiş olsak
bile Kerpe ve Seyrek tarafına on-on iki senedir gitmedik dersek
yalan olmaz. Kerpe'yi ben sadece bir düş gibi hatırlamaktayım.
Ama Kefken ve Cebeci net olarak beynimin haritasında yerlerini
koruyorlar.
Kurtyeri ve Kefken Sınırı
Kefken'e girmeden önceki beldenin ismi Kurtyeri'dir. Kurtyeri
Kefken Kumcağız'a sınır bir köydür. Vaktiyle burada çok kurt
varmış yolda arabamıza aldığımız Kefkenli'nin aktardığı
bilgiye göre. Adını bu öyküden almış olması kuvvetle olasıdır.
Kumcağız Kumsalı'nın ve burada yer alan alüvyonlu düz alanın
oluşmasını sağlamış olan dere Kurtyeri ile Kefken arasında sınır
olmalı. Kumcağız alanı ve Kumsalı benim ta gençlik günlerimden
beri bilip tanıdığım yerdir. Düzlüğün kuzey köşesinden
akan sakin dere şimdilerde (Nihat) Erim Tepesi olan bölümün
kuzey-batı tarafında yer alan ve Orman Bakanlığı Dinlenme
Tesisinin yer aldığı tepeliğin ucundan denizle birleşmektedir.
Ama yazları derenin denizle birleşmesi, denizin kumsala ittiği aşırı
kum tepeleri ile tıkanmakta ve dere bir iç göle yani küçük
mavi bir laguna dönüşmektedir.
Kumcağız Kumsalı bölümünden kuzeye doğru tırmanan yol
ikiye ayrılır. Birisi Adapazarı tarafında sahil kesiminde yer
alan köylere uzanır. Bu yolun alınması pek önerilmez. Oldukça
bozuk ve kötü olduğu söylenir. Üç yol ağzının kuzey tarafında
ise Kefken Mezarlığı yer almaktadır. Sola doğru giden yol bizi
Kefken'in hala salaş ve düzensiz merkezine götürür. Taştan
duvarlı, 1876 yılı yapımlı olduğu yazılı eski Kefken Camii
giriş yolunun sol tarafında kalır. Köy merkezini oluşturan dar
alanda satıcılar, tezgahları ve park etmiş araçlarla gelip geçmekte
olan araçlar bir karmaşa oluşturmaktadır. Yol ileriye doğru
uzanır kuzey-doğu yönünde. İleride sol tarafta Orman Bakanlığı'na
bağlı piknik yapılan koru yer almaktadır. Korunun yol tarafında
çadırlar ve etrafında hareketli insanlar. Bu korunun az
ilerisinde batı tarafta sahil kesiminde ise K.K.K. Kefken Yerel Eğitim
Merkez Komutanlığı Dinleme Tesisleri yer almaktadır. Tesislerin
kuzey tarafında ise küçük bir kumsal kalmış durumda. Kumsalın
güney tarafından bir dere akmaktaydı. Şimdilerde evsel atıklarla
karışık lağım suları ile dolu bir derecik olmuş. Denize birleşme
yeri de kumlarla dolduğu için denize dökülemeyen bir su
birikintisi gibi durmaktaydı. Eskilerde bu dere yazın dahi deniz
suyunu akıtırdı. Denizden dereye doğru yada tersine küçük balıklar
geçiş yaparlardı. Suyu berrak mı berrak, cam misaliydi. Hatta
yaklaşık beş sene öncesine dek, buraya yakın bir pansiyonda geçirmiştik
hafta sonunu. Ve o zamanlar bu kesimden denize girdiğimizde dahi
hem dere hem de deniz inanılmaz derecede iyi sayılırdı.
Kovanağzı & Dalgakıran
Şimdilerin Erim Tepesi olan tepenin kuzey kesiminde bir bölüm
vardı. Daha kuzey tarafta kalan ve adı Capri olan kayalık burun
ile Erim Tepesi arasında kalan kumsala Kovanağzı denilirdi.
Sonraları buraya dalgakıran yada mendirek, yani balıkçı
tekneleri için bir sığınak yapılmıştı. Sığınağın yapılması
bu bölümde yer alan harika denizi öldürdü. Barınağın güney
tarafı, tepenin denizle birleştiği kayalık kesime kadar betonla
kaplanmış ve teknelere yanaşma iskelesi haline dönüştürülmüş.
Kuzey tarafı da yine balıkçı tekneleri için kızaklarla donatılmış.
Burada hurdaya yada bakıma çekilen tekneler terk edilmiş durumda
bekliyordu. Mendirek içinde kalan bölümün kara ile birleşen bölümünde
bir arıtma tesisi yer almaktaydı. Arka tarafında ise çay bahçesi
vardı. Kordon boyu gibi uzanan sokak üzerinde ise Pazar Pazarı
kurulmuştu. Köylüler ürünleri ile birlikte dışarıdan
getirilen diğer ürünler ve başka gereksinim duyulan malzemeleri
satmaktaydılar. Adının İskiprot olduğunu öğrendiğim balıkları
ağlardan ayıklayan bir balıkçı geçle söyleştik. Ağlara takılmış
yengeçleri denize değil de betonun üzerine atıyordu. Neden
denize değil de karaya attığını pek anlamış değildim. Erim
Tepesi tarafında Balıkçı Kooperatifi'nin olduğu yazılı bir
tabela asılı, baraka benzeri bir yapı vardı. Giriş yolunun sağ
tarafında ise bir Balık Restoranı.
Erim Tepesi & Ulu Meşe Ağaçları
Erim Tepesi'ne giden yola girdiğimde gençlik yıllarım aklıma
geldi. Mazot parasını aramızda denklediğimiz arkadaşın Enter
marka kamyonetinin arkasına doluşup gittiğimiz yada yine pek yakıt
parası ödemediğimiz bir büyüğümüze ait büyük kamyonun
kasasına doluşup gittiğimiz Erim Tepesi. O zamanlar buraya Kefken
Tepesi derdik. Bu tepede yer alan ulu Meşe Palamudu ağaçlarının
altında çadır kurar, bir iki günümüzü burada geçirirdik. O
zamanlardan bilirim, Kefken'in sivrisinekli ve yağmurlu gecelerini.
Beklenmedik anlarda birden yağmur boşalıverirdi de, biz kamyon
kasasının içine brandanın altına zor sığınırdık. Denize
girdiğimiz yer, Orman Bakanlığı'nın Dinlenme Tesisleri'nin güney
kısmı olurdu. Bu alan, Kefken Koyu'nun en güney-batı ucuna dek
kumsaldı. Erim Tepesi, Kefken'in her tarafına görsel olarak hakim
bir tepeydi. Buradan denizi gece yada gündüz izlemek, olağan üstü
harika bir olaydı. Hele akşamları gün batımını ve geceleri
ise yıldızlarla ayı izlemek doyumu olmayan bir zevkti. Şimdilerde
aradan onca yıl sonra, tepenin özel konutlarla dolu olduğunu görmek
beni şaşırtmadı. Sevindiğim durum ulu meşe ağaçlarının bir
şekilde korunmuş olmalarıydı. Tepe ile Orman Bakanlığı'na bağlı
olan ve sık ağaçlarla bezeli kesimin ortasından dar bir sokak
denize dek indirilmiş. Bu yolun sağ tarafında ise özel konutlar
kondurulmuş. Birde, bizim dahi "Evet gelip bir iki gece
kalabiliriz" dediğimiz bir pansiyon vardı (12).
Pırıl Pırıl Köşeler ve Düzenli Dinlenme Yerleri!
Erim Tepesi'nin dört bir yanını, anılarımı da canlandırarak
dolaştım ve görüntüledim. Batı ucunda yer alan konutlar, daha
geride yapılmışlardı. Olasılıkla güvenlikleri için yapmışlardır
bunu. Kayalık kesim, ufalıp parçalanan tarzdadır burada. Tepenin
zaman içinde çökmesinden korkmuş olmalılar. Tepenin etrafında
bırakılan alanlara belediye yada köy yönetimi oturma bankları
yerleştirmiş yada betondan oturacak yerler yapmış. Etraf o denli
temiz, bakımlı ve korunmuştu ki, bunu ancak biz Türkler başarırız
dedim gururla. Gözüme çarpan, çağımızın çözümsüz belası
olan plastik ve alüminyum esaslı ambalaj atıkları, boş içecek
kutu ve plastik şişeler ve kırılmış şişe atıklarının bizi
sevmeyen karşı sahil ülke insanlarının bir sabotajı olmalı
dedim. Atıkların üzerlerindeki yazılara baktım. Hepsi Türkçe
idi. Demek ki Türkiye gıda ve içecek üretiminin dışsatımında
rekor seviyeler çıkmış olmalı. Bu gurur verici bir olay. Demek
ki neymiş? Sevgili Kemal Derviş haklıymış. Türkiye ekonomisi
iyiye gitmiş ve ihracat patlaması yapmıştı. Yoksa biz
"Temizlik imandan gelir" diyen, ülkesi ile gurur duyan,
"Ya sev ya terk et" özdeyişler üreten bizler, tertemiz
insanlar kendi oturduğumuz ve onca paralar dökerek konutlar diktiğimiz
bu güzelim çevremizi neden pisletelim ve kirletelim ki!
Tepenin güney tarafında patika yol şeklinde sahile inen bölüme
gittim. Ali Osman Bey burada kalmıştı. Yakın konutlarda
oturanlar burada güzel bir kamelya türü kısım yapmışlar. Akşamları
mangal yapmak ve sohbet için çok uygun bir köşeydi. Buradan, sözünü
ettiğim dar patika ile aşağıya inmek istedim ama kaymamak için
basacağım yerlerde insan pislikleri görünce vazgeçtim. Düşmanlığın
da böylesi düşman başına dedim içimden. İnsan Karadeniz'in ta
karşı kıyısından kalkıp gelirde, nasıl buraları pisletir ki
dedim! Ülkemizin turizmden elde ettiği geliri çekemeyen komşu ülkeler
ne hinlikler yapıyorlar bize böyle!
Cebeci Kumulları & Ücrete Tabi Sahil Şeritleri
Kefken'in tekrar keşfedilmesi ve görüntülenmesi bitince
Cebeci'yi de görelim ve görüntüleyelim dedik. Mendireğin daha
kuzeyine doğru ilerleyen dar yoldan çıktıktan sonra yol, sizi
Cebeci'ye götürür. Yıllar önce dostum Orhan Emir ve ailesi ile
birlikte gitmiştik Cebeci'de bir kampinge. O zamanlar 1993 model
1,3 karbüratörlü Toyoto'm vardı benim. Cebeci merkeze yakın
yerlerde de tektük özel konutlar. Sahil bakir ve temizdi. Cebeci
merkeze varmadan oluşmuş kumulları görmek ne denli şaşırtmıştı
beni. Köy yolu kötüydü ama bugünkü kadar değil. Kamping alanında
birkaç ağaç vardı. Salaş bir iki yapı ve duş kolaylığı.
Geri planda böğürtlen dikenleri ve aralarında kalmış yabanıl
kızılcık ağaçları ve bazı meyve ağaçları. Böğürtlen
toplayıp yemiştik. Cebeci'nin kumları rüzgarda insanın ağzını
burnunu dolduruyordu. Vücuda yapışan kumların çıkması da pek
o kadar kolay değildi.
Kumulları görüntülemek için ilk sapaktan dönüp arabamızı
park etmeye çalıştığımız anda yanımızda bir adam belirdi.
Park ücreti 5 milyon TL diyerek. Görüntü alıp gideceğiz dedim.
Araçtan inip yaklaşık yüz yada iki yüz metre yürüdüm.
Tepelere çıktım. Her taraftan resim çektim. Cebeci merkez
sahili, bir yay gibi güneyden kuzeye doğru uzanmaktaydı. Sahilde
insanlar ve güneş şemsiyeleri. Kumullar arasında ilerleyen
elleri kolları malzeme dolu insanlar. Sahile ulaştığımda suyun
berraklığı büyüledi beni. Bölgede sanırım en uzun ve geniş
kumsal Cebeci'de bulunuyordu. Yalnız Cebeci sahili farklıydı.
Kara parçası daha geride ormanla kaplıydı. Ama geniş kumsal
tamamen kumul tepeleri ile kaplıydı.
Önü açık olan denizden esen rüzgarlar kumları karaya doğru
sürüklemişti. Ve sonuçta bu harika kum tepeleri oluşmuştu. Dönüşte
para tahsil eden kişiyle laflamaya başladım. Nasıl olurda sahil
özel mülk olabilir dedim. Patron burayı kiralamış ben çalışan
biriyim. Gidin ondan öğrenin dedi. Buranın girişine yol kenarına
derme çatma bir levha asılmıştı. Ücrete tabi olduğunu
belirten. Her yanaşan araçtan 5 milyon TL isteniyordu. Biz
vermedik ve ayrıldık. Ama diğerleri zorunlu olarak ödüyorlardı.
Ödemek istemeyenler ise daha geride uygun buldukları yerlerde araçlarını
bırakmışlardı. Neden insanlar oturdukları dalları kestiklerini
fark etmiyorlar! Bir zaman gelip anladıklarında ise Köyceğiz'de
olduğu gibi "Ah biz ne yanlış yaptık!" diye dövünecekler.
Kefken Adası
Cebeci Sahili'nın en uç köşesinin hizasında bir ada yer alır.
Adı Kefken Adası'dır Cebeci'nin en uç köşesinde yer almasında
rağmen, Karadeniz sahilinde üzerinde insan yaşayan yegane ada
olduğu söylenir. Burada uzaktan varlıkları gözlenen konutlar
Deniz Kuvvetlerine bağlı Tahlisiye Ekipleri'ne (13)
aitmiş. Olasılıkla bu ada eski zamanlarda Cebeci Yarımadası'nın
uzantısı şeklindeydi. Zamanla dalgaların ve hoyrat Karadeniz Rüzgarları'nın
aşındırması ile kara ile olan bağlantısı kopmuş ve küçük
bir ada haline dönüşmüş olmalı. Adanın Kefken adını almasını
garipsesem de büyüleyici görüntüsünü almam pek kolay olmadı.
Objektifim için oldukça uzaklarda kalıyordu.
Hindistan'dan Bir Köşe & Cebeci Tatil Köyü
Cebeci Merkez'e gittiğimizde ise yolun her iki tarafın yazlık
konutlarla doldurulmuş olduğunu gördük. Yollar ve ara sokaklar
çakıllarla kaplıydı. Birde araçların hız kesmelerini sağlamak
için yol sürekli olarak kumlarlardan oluşan setlerle kaplanmıştı.
Araç geçerken altını vuruyordu. Yolun en sonuna dek gittik ver dönüp
orta yerlerde durduk. Daha önce geldiğim kamping nerede kalmış
olabilir diye tahminde bulunmaya çabaladım ama başaramadım.
Arabamızı bir yere park edip elektrik direklerinin sokağın ortasına
dikildiği bir sokaktan sahile indik. Bu sokağın sahil kısmında
kanalizasyon bağlantı ucu vardı. Yağmurlarda oluşan sellerin
oyduğu taş ve pisliklerle kaplı bir ara yer. Özel gayretlerle
indiğimiz sahilde görüntü inanılmazdı. Yüzlerce kişi. Kimisi
denizde suyun içinde, kimisi ayakta, kimisi ise kumsalda şemsiyelerin
altında yada açık güneşte güneşlenen tatilciler. Rahatları
ve keyifleri yerinde. Pek şikayetleri yok. Bense hep farklı
olanları görüyorum. Kimselerin görmedikleri konuları. Niye ki!
Vallahi ben de bilmiyorum. Hani bir gözlük icat etseler de sadece
bana güzellikleri gösterse!
Kefken merkezde ve Cebeci'ye giriş yolu üzerinde iken aklıma
"Galiba biz yanlış yere geldik burası Hindistan'a bağlı
bir yer olmalı" diye düşündüğüm görüntü. Kendi başına
dolaşan inek sürüleri. Buzağı yada danalar. Kendi hallerinde
rahatsız edilmeden dolaşmaktalar. Kurtyeri'ne gelişte bir yerde
bir tabela vardı. İnek resmi olan. Yani "Dikkatli olun, yola
büyükbaş hayvan çıkabilir" uyarısı. Ama bu uyarı
levhaları ne Kefken'de ne de Cebeci merkezde yoktu. Ama inekler ve
yavruları kol gezmekteydiler. Neyse o güzelim Cebeci Sahili
manzarasına bir dana konu mankenliği yapmada ısrarlı olunca
reddedemedim. Büyük baş hayvanlar özgürler Cebeci'de. Hatta
dokunulmazlıkları olmalı. O zaman Cebeci de Hindistan'a bağlı
Hint Okyanusu kenarında yer alan bir tatil köyü. Ama ortalıkla
her hangi bir Hintli'ye rastlamak olanaksız. Burada tebdil-i kıyafet
(14) olmalılar! Aslında Kandıralılar
İngiliz İşgali yollarında, buraya çıkarılan Hintli ve diğer
Bengalli askerleri görmüşler. Bu alışkanlıklar o zamanlardan
kalma olamaz mı acaba!
Cebeci Sahili & Karmaşa
Cebeci'ye girişte derme çatma, pas tutmuş tak türü bir demir yığınının
üzerinde şöyle yazıyordu: "Cebeci Tatil Köyüne Hoş
geldiniz". İçimden "Hoş bulduk" dedim. Bakalım köye
girişte ayak bastı parasını kim isteyecek!. Yerel yönetim köyü
tekrar yapma etkinliğine soyunmuş olmalı. Siz burasını bir beş
sene sonra görün diyecek yerleşiklerin sözlerini duyar gibi
oldum kulaklarımda. İşte öylesine hummalı bir çabanın
numuneleri vardı sahilin her tarafında. Parke taşları, kazıklar
ve sınır taşları. Demir kazıkların birisi üzerine çıkmış
bir van aracını (15) kurtarmaya çabalayan
bir grupta vardı. Sonunda kurtardılar aracı demir kazıktan. Araç
görememiş olmalı koskoca demir direği önünde. Üzerinde Duş
ve WC yazan bir iki prefabrik yapı. Ücret: 250 bin. Ve yanında görevli
iki kişi. Önce yazlık konutlar ve villalar. Ardından istenen yatırımlar
ve altyapı! Sonradan yapılmaya çalışılan sokaklar, caddeler ve
ana yollar. Daha sonra ise sahil şeridi ve yürüme bandı. Güzellik
ve hizmetler sonradan, oluşan kentleşmeye uyarlanacak ve sonuç
harika! Hep böyledir. Konutlaşma önceden, kentleşme ise ardından
gelir. Cebeci farklı mı olacak ki! Konutların ve villaların önlerinde,
yanlarında yada arka taraflarında park etmiş araçların marka ve
plakalarına dikkat ettim. Çoğu lüks düzeyinde modelde araçlardı.
Plakalar ise çoğunluk İstanbul, Adapazarı ve biraz da İzmit
plakalıydı. İstanbul her yere damgasını vuruyordu. İstanbul
demek Türkiye demekti. Türkiye'nin dört bir yanından kopup gelen
kişiler zenginleştikçe İstanbul'a en yakın yerleri gelip
buluyorlardı. Cebeci ve civar yerleri de keşfetmekte pek gecikmemişlerdi.
Cebeci'nin kendini toparlaması ve güzelleşmesi için bana göre
beş yada on sene gerekiyor. Bu süre daha kısa da olabilir. Bu
yerleşiklerin sabrına yada etkinliğine bağlı. Ama emin olduğum
konu, Cebeci'nin Kerpe yada Kefken'e göre daha fazla konutlaşıp
betonlaşacağı. Özel konutlar ve villalar. Ama araçlar ya
sokakta yada şu an boş olan alanlarda. Parkaları ve boş alanları
olmayan konutlaşma türü. Cebeci'ye de Arıtma Sistemi yapılmış.
Ama ne denli işlevsel ve etkili? Bunca insan deniz ve kum için
buraya doluştuğuna göre işlevsel etkili ve rahatsızlık
yaratmayan düzeyde olmalı. Yoksa neden onca para döküp insanlar
buralara gelsinler ki!
Kefken Kumcağız
Kumcağız ah Kumcağız. Gençlik yıllarımın göz ağrısı. Dün
cep telefonundan gençlik dostum Soner Kılıç'ı aramıştım. Ben
şimdi Kefken Kumcağız'da Maliye Dinlenme Tesisleri'ndeyim.
Gelirsen uğrarsın demişti. On beş gün izin almışlar ve
tatillerini burada geçireceklermiş. Cebeci'yi görüntüledikten
sonra zaman kalırsa uğrarız demiştik. Belki deniz keyfide yaparız
dedik. Bizim işimiz uzayınca beni arayıp gelip gelmeyeceğimizi
sormuştu. Bize sormadı ama ailecek geldiğimizi düşünmüşler
ve pazara gidip alışveriş yapacağız, evde olmaz isek de
gelirsiniz. Daire numaramız 3 dedi. Kumcağız'a gitmek için
tekrar Kurtyeri sınırında yer alan Kumcağız Deresi köprüsüne
dek gelmek gerekiyormuş. Sahile ulaşmak içinse yaklaşık bir iki
km ağaçlıklı bir yoldan ilerlemek gerekiyordu. Sahile ulaşıp
sağa dönünce önümüze bir kişi çıktı ve park ücreti dedi.
5 milyon TL. Burada yer alan özel konutlarla sahil kesimi arasında
kalan dar bir kesimde park ediliyordu. Buranın müdavimi olmuş kişiler
biraz yoruluyorlar ama daha geride ve içte yer alan ara sokaklara
araçlarını park ediyorlardı. Bunu daha sonra fark edecektik. Biz
Maliye Konutları'na gidiyoruz deyince, görevli yolu gösterdi ve
geri döndü. Sahilin hemen önünde sarı renkli, yönleri güney-batı,
kuzey-doğu yönlerinde olan konutların önüne geldik ve uygun bir
yer bulup park ettik. Telefonla Soner'i aradım. Yanımıza
geldikten sonra bizi bir demir kapıdan içer soktu. Sokak demirden,
kilitlenir bir kapı ile kesilmişti. Bu alana Maliye Bakanlığı,
Dinlenme Tesisleri yaptırmış ve arka sokağını genel ziyaretçiler
girmesin diye kapı ile kapamıştı. İlk girişte para tahsil eden
kişiler görevliymişler ve elde edilen gelir sözde Kefken Spor adına
toplanmaktaymış. Kefken'de Cebeci ve Kerpe'de gözlemlenen benzer
tahsilat ve kiralama işi oldukça yaygındı. Bana geçliğimde
Marmara Körfezi kıyılarının hem güney hem de kuzey tarafta nasıl
metre metre parsellendiğini hatırlattı. Ege ve Akdeniz
sahillerinde halka tamamen açık olan sahil şeridi buralarda hep
halka kapalı ve ücretli hale dönüştürülmüş.
Maliye Bakanlığı Kumcağız Dinlenme Tesisleri
Soner'in eşi sevgili Nihal tatil için değil de gelen konuklara
yada uğrayan tanıdıklara, eşine ve ailesine yemek hazırlamak ve
onları memnun etmek için programlamış gibiydi. Önce bize açız
diye bir sofra hazırladı. Kavun karpuz, peynir, domates-cacık sövişi
ve soğuk su. Buna ben dahi dayanamazdım. Ücreti ve külfeti ne
ise katlanırım ve yerim dedim. Yeme içme seansımız bittiğinde,
sanırım şimdi buradan bir çekirge sürüsü geçti diyeceksin
ama doğrusu biz geçtik dedim. Daha sen hızını alamazsın ve öğle
yada akşam için bize yemek hazırlayıp doyurmak istersin dedim.
Belki akşama kalmayız ama öğle yemeğini de reddetmem diye uyardım.
Ama tınmadı. O bizi memnun etmek için oldukça kararlı görünüyordu.
Mayolarımızı giyip malzemelerimizi de alıp sahile gittik. Maliye
bölümü diğer taraflara göre daha sakindi. Deniz bu kumsalda
yaklaşık 100 metre kadar mesafede sığ sayılırdı. Bir de bu
mesafeye güvenlik sınırlama ipi çekilmişti. Ayrıca ipi geçen
kişileri uyaran bir botta dolaşmaktaydı sahil kesiminde.
Deniz suyu oldukça sıcaktı. Yüzme keyfi sular sığ olduğu için
pek alınmıyordu. Daha fazla açılmak ise tehlikeliydi.
Karadeniz'in o ünlü ters akıntılı dalgaları insanı yanıltıyordu.
Yüzme bilen kişiler dahi denize pek güvenemezdi. Geriye kalan ise
bel ve boğaz seviyesine dek ilerlemek ve bu alanda kendini sulara bırakıp
yüzmekti. Bizde onu yaptık. Suda kalma sürem kumsalda güneşlenme
süremden fazlaydı. Buna özellikle özen gösterdim. Hava sıcaklığı
bugün oldukça yüksekti. Ama denizden esen rüzgarla nemden pek
etkilenmiyorduk. Terlemedim dersem yalan olmaz. Soner'in eşinin iş
arkadaşları da günü birlik gelmişlerdi tesise. Onlarda bize katılmışlardı.
Küçük kızları Sonerlerin çocuğu Ahmet'in akranıydı.
Birlikte olmak onları memnun etti. Soner, ben ve Ali Osman Bey ile
sürekli olarak suda kaldılar onlarda. Su içerisinde çok fazla
hareket etmeye ve bazı kültür fizik hareketlerini uygulamaya çalıştım.
Ne için mi? Tabii ki yağlanan göbeğimi eritirim düşü ile. Aslında
sadece kırmızı eti kesmem yeterli olur. Gerisi boşa çaba.
Kumcağız Deresi yada Lagünü
Bir ara Soner ile Kumcağız Deresi'ni gözlemlemek ve görüntülemek
için kumsalın kuzey tarafına doğru gittik. Dere hala tertemiz
akmaya çabalıyordu. Ama denizle birleştiği alan, dalgaların kıyıya
vurduğu kumlarla kesilmişti. Derenin doğu ve kuzey tarafında saz
ve yosunu andıran koyu siyah renkli bir tür yosunlarla kaplıydı.
Küçük balıklar, bu yosunlar ve pislikler arasında koşuşturmaktaydılar.
Bazı meraklı kişilerle biz gözlemler yapıyorduk. Derenin daha
gerisinde kalan ve aşırı yosunlu kesimin üzeri atıklarla kaplıydı,
tıpkı kumsalın her tarafının benzer çöplerle kaplı olması
gibi. Köy yönetimi sahile çöp sepetleri yerleştirmiş. Bu
sepetler dolmuş taşmış. Sahile serinlemek için gelen kişiler
ise beraberinde getirdikleri yiyecek ve içeceklerin taşındığı
torbaları işleri bittikten sonra diğer atıklarla birlikte
oldukları yerlere bırakmışlar. Bazı torbalar rüzgarla denize sürüklenmiş.
Bu kirliliğe neden olan kişiler kirli bulmak istedikleri yerleri
kirletiyor olmalılardı. Yani tekrar aynı yere gelecekler ve
kirlettikleri alanları kullanacak kişiler olmalılar.
Dere, denize olan bağlantısını kaybedince Ölü Deniz benzeri
bir biçim almıştı. Bir tarafı sazlıklarla, diğer bir tarafı
ise yosunlarla kaplı bir iç deniz. Adeta mavi-yeşil bir lagün. Yüzmek,
korkusuzca yüzmek için, çocukların, yüzme bilmeyenlerin çekinmeden
girebilecekleri ve eğlenebilecekleri doğal ve güvenli bir alan
oluşturmuştu dere burada. Dere yatağının daha gerisine, doğu
taraflarına bakmak için kafanızı kaldırdığınızda karşılaşılan
durum şuydu. Özel konutlar yada villalar. Dere suyu yüzeyinde özel
konutlar. Hepsinin olasılıkla ya izinleri alınmıştı yada her tür
güvenlik önlemi düşünülmüştü yapılmalarından önce. Ama
ya bir sel seylap olursa ve dere suyu kabarırsa, çevre sular altında
kalırsa diye düşündüm bir an! O zaman "Devlet nerede, bakın
şu halimize!" diye yırtınan insanların çaresizliğini gösterecek
TV kameramanlarının can-hiraş bağırtıları geliverdi bir an gözüme.
Ölmekte olan ama içimden inşallah hayırsever ve uzağı görür
bir Türk yiğidi çıkarda ölmeden bu lagünün korunmasını sağlar
dileği geçti içimden.
Şöyle etrafımıza baktık Soner ile. Kimse oluşmuş
kirlilikten pek etkilenmişe benzemiyordu. Ne kirlilik nede düzensizlik
onları pek rahatsız etmiyordu. Soner, Kandıra'da geçen hafta düzenlenen
Festival Etkinlikleri içinde yer alan Yemek Yarışması'ndan söz
etti. Jüri içinde yer alan kişileri sıraladı bana. Davette
Numan Gülşah, Ruhan Odabaş ve eski dostumuz Gönül (Balkır) hanımda
varmış. Bir gece bir kutlama yada dinlenme çayı için Kerpe
Sahili'ne gidilmiş. Yaşanılan şaşkınlığı ve oluşan kirliliği
bir yazısında konu etmişti Ruhan bey. Ama onun sözünü ettiği
kirlilik sadece sesle ilgiliymiş. Benim Kerpe'de gördüklerim ise
çok farklı şeylerdi. Gördüklerimi Kerpe kısmında sıralamak
daha doğru olacak.
Kerpe ve Büyüleyici Giriş Yolu
Eskilerde adı Kerpi olan Kerpe. Artık Kefken ve Cebeci turundan
sonra geriye Kerpe ve Seyrek kalmıştı. Akşam saat 18:00 sularında
Soner'in kaldığı 3 numaralı Maliye Konutu'ndan ayrılıp Kerpe
yolunu tuttuk. Yolda Kerpe'ye uğrayıp uğramama konusunu tartıştık
ve bunca yolu gelipte Kerpe'yi yine pas geçmek olmaz dedik. Hep öyle
yapmıştık yıllar içinde. Kerpe Sapağı'na gelince ayaklarımız
bizi Kefken ve Cebeci'ye çekmişti. Bu sefer öyle yapmayacaktık.
Kerpe Sapağı'ndan kuzeye dik tırmanan bölümü çıkınca ağaçlar
arasında ilerleyen o dar ve güzel yol, insanın karşısında uzanıverir.
Bu yol yıllardır değişmemiş. Gençlik yıllarımda gördüğüm
yol biraz genişletilmiş ve yamalanmış yer yer. Sadece biraz
yanlardan genişletme yapılmış. Ama biz giderken akmaya başlayan
dönüş trafiğinin hızı, bizi korkuttu ve hızımızı düşürdük.
Geri dönenler, sanki iki batlı gidiş-geliş yolunda ilerliyorlarmış
gibi hızla geçiyorlardı yanımızdan. Bir yol sapağında durup
kuzeye Kerpe Girişe uzanan inişli çıkışlı yolun görüntüsünü
almaya çalıştım. Ama gördüğüm güzelliği lensi zayıf alan
makineye sokmam olanaksızdı. Yol yılan benzeri incelikte tepeler
arasında, etrafında yer alan ağaçlarla kaplı daracık bir
yoldu. Kenarında yürüyecek denli bir mesafe yoktu. Kerpe'nin
uzaktan görüntüsü mükemmeldi. Yıllar önce gelmiştim
Kerpe'ye, salaş ve el değmemiş zamanlarında. Hayal-meyal aklımda
kalanlar upuzun bir kumsal, geri planda salaş çay bahçeleri yada
plaj kolaylıkları sağlayan barakalar vardı.
O zamanlar Kerpe, Kefken'e göre pek cazip değildi. Seyrek ise
kayalıklardan oluşan bir sahile sahipti. Kayaların izin verdiği
oranda kısa ve dar bir kumsalı vardı. Ve hiçbir konut yoktu o
zamanların Seyrek'inde. Karşımda duran Kerpe, bana tamamen yabancı
bir yer gibiydi. Ben de tüketilmiş Kuşadası, Fethiye yada Bodrum
duygusu uyandırdı.
Kefken'nin Gelecekteki Rakibi, Kerpe
İlk kumsal kesimin yer aldığı yerin tamamı neredeyse konutlaşmıştı.
Burada durup resim çekip ilerledik. Asıl merkeze gitmek için.
Kerpe merkezde, aracınızı bırakabileceğiniz bir yer yoktu. Dar
bir belediye parkı. Birkaç araçlık. Daha geride Jandarma Merkezi
kuzeyinde boş bir alan ücretli otopark olarak kullanılmaktaydı.
Her taraf araçla kaplıydı. Dar sokak ve yol kenarları park
edilmiş araçlarla doluydu. Jandarma Yapısı'nın kuzeyinde bir
yere aracımızı park edip sahile indik. Merkezden geçen yol
kuzeye tepesine doğru ilerliyordu. İleride yolun sahile girişi
kesilmiş, trafikten arındırılmış bir kesit oluşturulmuştu.
Kardeşlerim de buraya gelmişlerdi. Telefon edip buluştuk, kuzey uçta
bir yerde. Yüzme alanı olarak kuzey köşede kalan taşlık kısım
ile güzeyde klan dar kumsal kalmıştı geriye. Kuzey tepesi özel
konutlarla kaplıydı. Yeşillikler ve çiçekler arasında. Burada
da Zakkum ve Begonvil çiçeklerine rastlamak olanaklıydı. Yapılar
daha özenli ve bakımlıydılar. Sahil yürüme yolunda gezinen
insanlar sanki Kefken sahillerinde dolaşanlardan farklıydılar.
Hissettiğim Kerpe'nin Kuşadası ve Bodrum gibi tüketilmiş olduğu.
Dar alanda piyasa yapan yada gezinen insan topluluğu. A bak kimler
de buradaymış diyebileceğiniz dar bir kesit. Herkesin herkesi tanıyabileceği
yada ah sizde mi buraya geldiniz diye laflayabileceği. Yada ne
bileyim yaşadığı yer döndüğünde bu yaz Kerpe'de şunları
bunları da gördüm diye anıların tekrarlanabileceği bir ortam.
Kerpe Koyu ve Kumsalı
Uzaklarda kalmış gibi görünen, Kefken Körfezi'ne göre daha dar
ve yeşil ormanla kaplı bir koyu vardır Kerpe'nin. Burada koy daha
yakın hissedilir. En güney uçta yer alan bir kamping yeri görünür
sahilden. Buraya park etmiş araçların camlarından yansıyan akşam
güneşinin ışınları parıldar. Kumsal ormanlık alan içinde
hapsedilmiş gibidir. Dönerken oraya da uğramayı düşündük.
Kardeşlerimle bizde piyasa yaptık Kerpe'nin kordon boyunda.
Onlarda bir iki tanıdıklarına rastladılar ve ayak üstü bitmek
bilmeyen sohbete kaptırdılar kendilerini.
Kumsalı betonlaştırılmıştı Kerpe'nin. Yapılar sahile yakın
kondurulduğundan, sahilde yer oluşturmak yada kordon boyu yapmak için
kumsalın kuzey tarafı betonla kapatılmıştı. Beton sahilin bir
kısmı, çay bahçesi ve restoran olmuş, orta yeri de yürüyüş
yolu. Sahile inen dar bir geçit. Geçit ve belediye parkında park
etmiş satış araçları ve eşya tezgahları. İncik boncuk
tezgahları. Bunların etrafında kümelenmiş yazlıkçı ve günübirlikçiler.
Kız kardeşim Huriye "Geçen gelişimizde burada tanesi iki buçuk
milyon TL'ye aldığımız kıyafetler vardı. Şimdi Hanife'ye de
almak istiyoruz" ;) dedi. Biz ise geri dönmek istiyorduk hava
kararmadan. Bir de güney uçtaki kesime de uğramak vardı
niyetimizde. Nasıl gidileceğini öğrendik. Gittik. Ağaçlar arasında
ilerleyen bozuk bir yol. Ama sahile ulaşıldığında batmakta olan
güneşin manzarası karşımızda. Ağaçlar arasından seyrine
doyum olmayan bir manzara. Keşfimiz burada kesmek zorunda kaldık.
Çünkü fotoğraf makinemin bataryası bitmişti. Sonerlerdeyken
doldurmayı unutmuştum. Şimdi cezasını çekiyordum. Görüntü
almadan bu güzellikleri gezmeyi istemedim. Gelecek sefere dedim.
Daha ayrıntılı ve belgelenmiş olarak. Belki yanımıza, ikna
edebilirsek Numan Gülşah, Soner Kılıç ve Ruhan Odabaş'ı da
alarak geliriz diye düşündüm.
Sevgiliye İhanet
Ah Kerpe ne hale gelmişsin! Yıllar ve yıllar seni izlemeyi kusur
etmişim. Bunun yerine Alanya'dan Didim'e olan kesiti ezberlemişim,
adım adım öğrenmişim de yanı başımda seni hep ihmal etmişim.
Güzelliklerini ve gelişimini fark edip görememişim. On yıllardır
hep uzağındaki Akçakoca ve çevresine gitmişimde bir kez olsun
seni aklıma getirip buralara gelmemişim. Hayranlığımı ve özlemimi
Kaş-kalkan ve Akçakoca'ya ayırmışımda seni hep unutmuşum. Şimdi
karşımda bir yabancı gibi seni izlemek, hep bu bencil hoyratlığım
ve duyarsızlığımdan. Bana göre ne kadar çirkinleştirilsen de,
betonlaştırılsa da, sen Kerpe benim hep o eski bakir halinle
belleğimde yaşayacaksın. Bu satırlar okundukça ilk bakir güzelliğin
özlemle anılacak yaşayanlarca. Sevecen ve büyüleyici dar
yolunla. İnilip tırmanılan yolun sonunda ulaşılan ve hemen
kumsalında acele soyunulup denize dalınan Kerpe. Güven verici yeşilliklerin
arasında uzanan Kerpe Koyu'nun o mavi renginin yaşandığı o eski
salaş zamanların Kerpe'si aklımızda.
Ruhan Odabaş (16) bir yazısında
Kerpe'nin ne denli ses kirliliği içinde olduğunu vurguluyordu. Ve
birilerinin buna dur demesi gerektiği önerisinde bulunmaktaydı.
Bence kirlenen sadece kulaklar değildi. Altın kumların bulunduğu
kumsalın kuzeyi betonların işgaline uğramıştı. Kumsalın
hemen dibinde biten konutlar boğuyordu adeta Kerpe sahillerini. Ama
bir arada yapış yapış sürtünerek ilerleyen insanlar bundan
mutlu görünmekteydiler. Evsel atıkların ve çöplerin kirlettiği
Kerpe'yi gören pek kimse yoktu. Belki de kirleten kişiler buralı
olmayan kişilerdi. Geliyorlar kirletiyorlar ve gizlice ortadan yok
oluyorlardı. Yoksa Kerpe'ye gönül vermiş olanlar yada her fırsatta
buraya akın eden Kerpe hayranları neden sevdikleri yerleri çöp yığını
haline getirsinler di ki!
Seyrek, Miço Koyu, Çamkonak, Bağırganlı görüntülerini inşallah
kısa sürede alacağım. Ancak Kandıra, Kandıra-Babatepe-Akçakoca
Mezar Anıtı, Kerpe, Kefken ve Cebeci ve çevresine ait görüntülerin
tamamı İnternet adresimin (17) altına
yüklenmiş durumdadır. İsteyenler ziyaret edip izleyebilir. İyi
izlemeler dilerim. Umarım beğenir ve zevk alırsınız. Buralarda
gezmiş gibi hissedersiniz.
Açıklamalar & Dipnotlar
(1). Dömbüldek Şifalı Suyu: Bu suyun böbrek rahatsızlığı çekenlerin
derdine deva olduğuna dair söylem ve inanç vardır. Bizim ailede
de bu dert yaygın olduğundan, bir çok kez ablamın böbrek taşı
rahatsızlıklarında gidip, yerinden su almışımdır. Ama gençlik
yıllarımızda bu suyun kenarında piknik yapmak için arkadaşlarla
hafta sonları ve yazları buraya gittiğimizi hatırlarım. Son
durumda ki hali şöyleydi. Burasını YSE iyi bir düzenleme ile
şıklaştırmış ve Karadeniz kökenli bir aile burasının bekçiliğini
yapmaktaydı. Pınarın giriş tarafında, doğu sırtına yaslanmış
konutlarında yaşamaktaydılar. Geri
(2). Belen Pınarı Şifalı Suyu: Bu pınarında 1. maddede açıklanan
benzer şifa özelliği olduğuna inanılır. Bu suların denenip, tıbben
bir etkisi olup olmadığı konusunda bir bilgim yok. Bu uzmanların
işi olmalı. Söz konusu her iki pınarda, YSE tarafından çevreleri
düzenlenmiş durumdadır. Geri
(3). Ödediğimiz ücret 3 milyon TL idi. € 1,601,000.- TL. Geri
(4). Namazgah: Geri
(5). Bir Sözel Tarih Denemesi: Kandıra Örneği, Bir Kasabanın
Yakın Dönem Tarihi, Doğan GÜRPINAR http://www.tarihvakfi.org.tr/toplumsaltarih/genctarih/2000/mansiyon01/dogan.asp
Geri
(6). Miladi-Hicri yada tersi tarih çevrimleri için http://prayer.al-islam.com/convert.asp?l=trk
Geri
(7). Metni aynen aktaracağım. Yazı büyük harflerle yazılmıştı:
"ORHAN GAZİNİN KUMANDANLARININ ANISINA MEÇHUL DEDE NAMAZGAH
MESİRE YERİNDEKİ BU ALAN VE AĞAÇLAR 650 SENELİK OLUP OSMANLI
DEVLETİNİN 1299 YILINDAKİ KUMANDANLARI TARAFINDAN DİKTİRİLMİŞTİR."
Geri
(8). İtfaiye: Arapça kökenli bir kelime olup aslen bir şeyi
bitirmek, söndürmek anlamındadır. İngilizce karşılığı Fire
Fighting yada Fire Brigade. Türkçesi Yangın Söndürme Ekibi
demektir. Bak. Türkçe/Osmanlıca/İngilizce Redhouse Sözlük,
1997, Sf: 567, İtfaiye kelimesi. Geri
(9). Bir levhada ise bu ifadeler yer alıyordu: "Kocaeli fatihi
olan Akçakoca 1234 tarihinde doğmuş ve tarihinde 1328 ölmüştür.
Bu anıtın bulunduğu yer mezarıdır. Bu anıt 1974 yılında
Kocaeli Valisi, Sayın Ertuğrul Ünlüer'in himayelerinde Kocaeli
Anıtları Koruma Derneği tarafından büyük Kumandan'a
Kocaelilerin mütevazı olarak inşa ettirilmiştir. 22 Haziran
1974". Geri
(10). Bu türbenin üzerinde ise: "Akçakoca hazretlerinin
silah arkadaşı R.(uhuna) Fatiha. Y.(apım) T.(arihi) 1997".
Parantez içinde kalanları ben tamamladım. E.K. Geri
(11). Benzin durumlarını sorduğumda arabaya 10 milyon TL.lik
benzin koyduklarını, yanlarında da onar milyon TL olduğunu söylediler.
Hanife ise bende para yok dedi. Çıkartıp ona da 20 milyon TL
verdim. Hanifeler başımın püsküllü belaları. Kız kardeşimin
adı, Hanife, Eşiminki de. Çalıştığımız bir firmanın
telefon santralindeki arkadaşın adı da Hanife. Bitti mi hayır.
Annemin kız kardeşinin ortanca kızının adı da Hanife'ydi. Geçen
yıla dek işyerinde birlikte çalıştığımız bayan arkadaşın
adı da Hanife'ydi. O bana dayanamadı Hollanda'ya kaçtı. Diğerleri
direniyor. Geri
(12). Dört yataklı bir odanın gecesi 25 milyon TL. (E 1,601,000
TL), altı yataklı odanın ise bedeli 25 milyon TL imiş. Burada
oda bedelinde kahvaltı yok. Böyle bir güzellik buralara gelmemiş.
Yeme içme sorununu kalan kişiler kendileri çözmekteler bir şekilde.
Geri
(13). Tahlisiye: Arapça kökenli bir kelime olup aslen Cankurtarma
Ekibi demektir. İngilizcesi Lifeboat yada Salvage. Genel denizcilik
anlamında denizde kazaya uğrayan denizci yada gemilerin kurtarılması
işlemleri ile uğraşan ekibe denilir. Bak. Türkçe/Osmanlıca/İngilizce
Redhouse Sözlük, 1997, Sf: 1082, İtfaiye kelimesi. Geri
(14). Tebdil-i kıyafet: yani giysi değiştirmiş, farklı
giysilerle. Madem Türkçesi var. Niye bu ibare? Anlatıma en çok
bu uyduğu için doğal olarak ;). Geri
(15). Van Aracı: Bu tip araçların arkası komple kapalı olur.
Camsız ve koltuksuz. Çoğunlukla yük ve değerli eşyalar taşımak
için kullanılır. Geri
(16). Ruhan Odabaş: İzmit'in yerel, Özgür Kocaeli Gazetesi'nde
"Kocaeli'yi Dinliyorum" başlıklı köşesinde kentimizin
siyasi, sosyal, kültürel ve çevresel konularını irdeleyen ve
sorgulayan bir yazarımız. ruhanodabas@hotmail.com Geri
(17). http://www.community.webshots.com/user/erkankiraz8
Geri
|