Şehrin gürültüsünden, kalabalığından ve gri görüntüsünden kurtulmak istiyorsanız, gökyüzünü binaların arasından görmek sizi rahatsız ediyorsa bu sayfalarda biraz vakit geçirin.
 Ana sayfa   Gezi notları   Bilgi paylaşımı   Geziler   Oteller   Yazılar   İpuçları   Doğa ve fotoğrafçılık

Abant   
Adada   
Adalar   
Adatepe   
Adrasan   
Ağva   
Akyaka   
Aygır Deresi   
Ayvalık   
Belgrad Ormanı   
Bergama (Şehir)   
Bergama Antik Kenti   
Bozcaada   
Cumalıkızık   
Çandarlı   
Çiğdem Yaylası   
Çubuk Gölü   
Dalyan   
Datça   
Davlumbaz   
Doğançay   
Dupnisa Mağarası   
Efteni Gölü (Melen)   
Eğirdir   
Ercivan   
Erikli   
Göynük   
Güver Uçurumu   
Güzeldere   
Harran   
İğneada   
İnönü   
İznik   
Kanlıdivane   
Karacaören   
Kartalkaya   
Kartepe   
Kastro   
Kazkıran   
Kefken   
Kıyıköy   
Kızkalesi (Korykos)   
Madenderesi   
Mor Mihail Kilisesi   
Mudurnu   
Öküzovası   
Polonezköy   
Safranbolu   
Sapanca   
Serindere   
Spil Dağı   
Sülüklügöl   
Sünnet Gölü   
Şirince   
Taraklı   
Tirilye (Zeytinbağı)   
Uludağ   
Uzunköprü   
Yedigöller   
Zinciriye (Sultan İsa) Medresesi   
Detaylı liste için tıklayın  

Mavi Bayraklı Plajlar 

Gezip görüklerim, duyup yazdıklarım
Erkan Kiraz
erkankiraz@yahoo.com
 
Diğer yazılar

Yazar hakkında:

1957 yılında İzmit, Derince'de dünyaya gelen Erkan Kiraz evli ve iki çocuk babasıdır. Adapazarı, Toyota Otomotiv'de İthalat ve İhracat uzmanı olarak çalışan yazarımız iyi derecede İngilizcesinin yanında, Almanca ve  Fransızca dillerine aşinadır.

Erkan Kiraz, gezilerini kaleme almakla ilgili düşüncelerini şöyle özetliyor:

Amacım sahip olduğumuz doğal, çevresel, sosyal ve kültürel değerlerimizi görüntü ve yazı ile kayda geçirmek ve gelecek nesillere kalıcı bir şeyler bırakmaktır. Yazılarımı "Deneme Yazıları" olarak kaleme alıyorum. Yazma ve görüntüleme ilkem; duyup dinlediklerimi, ilk intibalarımı, bizzat yaşadığım deneyimlerimi, yaptığım araştırmalardaki bilgilerle harmanlayıp yazmak ve "Ne görüyorsam o" şeklinde görüntülemektir.
Kandıra, Kefken, Kerpe

Keşfedilecek Ne Çok Yeri Vardır Kandıra'nın
İzmit ve çevresine ilişkin yıllardır sürdürdüğüm görüntüleme, gezip-görme, bilgi edinme ve araştırıp-okuma ve üzerimdeki ilk etkilerini yazıya dökme çalışmasında Kandıra ve Taşköprü civarı hep gerilere ötelendi. Bunun sebebi bu yörelerin gezmek için oldukça zor olmasıydı. Geniş bir alana değilmiş sayısız gezilecek-görülecek yerler, tarihi yıkıntılar, doğal güzellikler, kendine özgü özellikleri olan yerler ve en son inanılmaz kayalıkları, kumsalları ve dantel biçiminde kıyılıları olan sahil köy ve yerleşim yerlerinin hep bu taraflara yer almasıydı.

Kandıra merkez hareket yeri olarak düşünüldüğünde, sırasıyla yada rasgele Kefken, Cebeci, Kerpe, Seyrek, Sarısu, Bağırganlı, Belen Pınarı, Dömbüldek Suyu (1), Miço Koyu, Çamkonak, Babatepe ve darmadağınık gibi duran Taşköprü denilen alandaki köyler. Ta çocukluğumdan beri Dömbüldek Suyu civarlarında yaptığımız piknik türü gezileri hatırlarım. Herkesin neredeyse tüm Türkiye'nin bildiği bir kaynak suyudur Dömbüldek. Sonraları Belen Pınarı (2), da benzer ünü yakalamıştır. Derler ki bu pınarların suları böbrek taşı rahatsızlığı çekenlere iyi gelir, şifa verir. Hasta bu sudan içtiğinde, taşlarını dökmede bir tür rahatlık ve kolaylık bulur.

Seyrek'ten Kerpe'ye oradan Kefken ve Cebeci'ye dek gençlik anılarım vardır. Anılarım bir yerlerde kopmuş, kesintiye uğramıştır. Başka yerlere aşklarım başlamış, oralara daha fazla gider olmuşum. Akçakoca ve çevresine, Kaş'tan Didem'e oradan ta Foça'ya dek. Ama şimdilerde sık sık duymaya başladığım Çamkonak, Sarısu ve Miço Koyu benim için keşfedilmemiş yerlerdir. Şile'den Ağva, Akçaova, Kandıra, Kaynarca, Karasu, Kocaali ve Akçakoca'ya kaç sahil turum oldu. Yada Kandıra'dan Şile'ye dek. Kimselerin gidip denemediği yolları aldım. Geçilmeyen yerlerden geçip Ağva'ya Şile'ye uzandım ama hep atlamışım bu üç yeri. Şimdi üzülüyorum neden buralara ait anılarım yok diye.

Bağırganlı, Çamkonak, Sarısu, Seyrek & Miço Koyu
Öğrendiklerim

Bağırganlı, bir iki kez gittiğim bir uç sahil köyü. Kefken ve Kerpe ile karşılaştırıldığında daha çok bu yerlerin kayalık uçlarını andıran ama kendine özgü kayalıkları olan bir yer. Yarım ada benzeri uzanan yuvarlak koyu ve bu koyun güney tarafında yer alan kumsalın gerisinde ve çevresinde yapılar sıralanmış durumdadır.

Burası çoktan tüketilmiş, betonlaşmanın hücumuna uğramış bir yerdir. Yazlıkçıların konutları emekli olanların konutlarına karışmış durumdadır. Açık rüzgarlara karşı savunmasız olup Karadeniz'in yağmurunu bol alan bir köydür. Yağışlı havalarda aracınızı ve kendinizi çamurdan korumak için hazırlıklı ve donanımlı olmanız gerekir.

Buraya ulaşım genelde Seyrek üzerinden yapılır ama ben farklı yerlerden gittim buraya. Ana ulaşım yolu Kerpe yolunu aratmayacak darlıktadır ama daha da kötüsü yağmurların alıp götürdüğü çok kötü geçiş noktaları vardır. Belen Pınarı buraya yakın bir köyde kalmaktadır.

Geri taraflar ağaçlık olmasına karşın Bağırganlı sırtları ve yarımada tepesi çıplak ve keldir. Bir tek ağaç göremezsiniz bu kesimde. Beni en fazla etkileyen sahilden güneye doğru ilerlediğinizde, uç taraflara yakın yerde bulunan kayalık kesimdir. Buradaki bin bir şekilde bürünmüş kayalar deniz yüzeyinden oldukça yukarıda kalmaktadır. Dalgaların dövüp parçaladığı kayalar türlü türlü biçimler almıştır. Aradan eriyip giden toprağın çökmesi ile yeni oluşan boşluk ve dehliz benzeri yerler ürkütücüdür. Güvenlik açısından gezerken dikkatli olunmasında yarar vardır. Arazinin toprak yapısı heyelana çok uygundur. Yamaçlara yapılan konut ve villa sahiplerinin buna ne derece özen gösterdiklerini bilmiyorum ama yamaçlara doğru ilerleyen konutlaşma ilerisi için tehlikelere gebe olabilir.

Çamkonak
Öğrendiğim bilgilere göre Çamkonak, Kandıra'ya 30 km uzaklıkta Uzunkum denilen yöreye yakın bir tatil yeriymiş. Yani neredeyse ta Karasu sahiline dek uzanan bir alan. Pek keşfedilip bilinmeyen yani henüz tüketilmemiş bakir bir yer. Sahil ve kumsalları açık Karadeniz'in haşin rüzgarlarına açıkmış. Ama yinede bir şeylere para harcayacak kişilerin özel villa tipli konutlarını kurmaya başladığı bir yer. Kısa zamanda tüketilecek bir yer. Ulaşımı uzaklığı nedeniyle kolay olmayan Çamkonak, kötü olan yolu düzenlendiğinde sanırım Kerpe ve Cebeci gibi "Altına Hücum" kasabalarını andıracaktır.

Buranın başlıca özellikleri şöyleymiş; Sahillerinin Karadeniz rüzgarlarına açık olması nedeniyle sörf ve rüzgar yelkeni sporuna uygunmuş. Denizden esen haşin rüzgarlar Karasu sahillerine dek uzanan uzun kumsalındaki kumları karaya doğru itiyor ve kumul tepeleri oluşuyormuş. Her yıl birkaç metre hareket eden kumul tepelerine "Yürüyen Kumullar" denilirmiş.

Burada olduğu sözü edilen Doğal Göl, bizim Ağva-Akçakoca turumuzda uğradığımız, sapakta yer alan büyük levhada; "Acarlar Gölü, Doğal Hayatı Koruma Sahası" diye yazan yer değilse o başka. Çünkü yazın kilometrelerce fazladan gittiğimiz yolun sonunda olmayan, yazın kuruyup çekilen boş, yemyeşil bir alandan başka bir şey görememiştik. İnşallah aynı yerden söz etmiyoruzdur.

Sarısu
Sarısu'ya gelince, adını en sık duyduğum ama bir türlü gidip göremediğim bir yer. Gidenlerin ballandırarak anlattığı doğal ortamı, doğa-severler için inanılmaz özellikler ve güzellikler sunuyormuş. Ağva'ya benzerliğinden söz edilen bir sahil köyü. Ağva da bilindiği üzere denize geniş ağızlarla birleşen iki çayın ortasında kurulu bir yerdir. Oradaki çayların da suları bulanık ve koyu sarı rengi andırır. Sarısu levhasını Kandıra'nın Battalgazi Caddesi köşesinde görmüştüm. Kandıra'ya tahminen 8 km. uzaklıktaymış. Babaköy denilen beldenin sınırları içersinden akıp denize birleşen Sarısu Deresi'nin ucunda kurulu bir sahil köyüymüş Sarısu. Sessiz akan sularında, dere, göl ve göletlerde balık avını severler için sazan, levrek ve kefal bol bol bulunmaktaymış.

Kumsal ve sahile ulaşmak için sazlarla kaplı dereyi geçmek gerekiyormuş. Ya nasıl geçilecek! Doğal olarak tekne yada kayıklarla. Hatıralarım arasında olan ve Keçi Adası yada Prens Adası denilen bir yer vardı Marmaris'e yakın bir yerde. Burada da ulaşmak için kik benzeri ince uzun kayıklara binmek gerekiyordu. Motorları pancar motordan bozma kayıklar 10 kişiye kadar yolcu alırdı. Adada Roma yad Bizans döneminde kalma kalıntılar ve ufak bir de amfi-tiyatro vardı. İşte orada olduğu gibi Sarısu'da da 8-10 kişi taşıyabilen kayıklar sahile gitmek isteyenleri hizmet vermekteymiş.
Miço Koyu
Miço Koyu, kimselerin bilmediği bir yermiş. Ben de bilmiyorsam oldukça bakir olmalı. "Bakir" dediysem gerçekten de kelime anlamıyla "el değmemiş" olduğunu düşünmüyorum. Mutlaka harcayacak fazla parası olan bir iki kişi gidip buraya da villalarını dikmişlerdir. Miço Koyu adını nereden alır bilmiyorum. Ama adeta denizcilikle yakıdan ilgisi olan bir köyden söz edilir gibi bir isim verilmiş buraya. Kerpe ile Kefken arasında ormanlık alanda ilerleyip en sonunda "Cennet" filminde olduğu gibi cennet benzeri bir koya çıkılmaktaymış.

Buranın asıl özelliği Alanya'nın ötesinde yer alan bakir yer benzeri kayaların oluşturduğu irili ufaklı lagünlerinin yani küçük yada büyük doğal havuzlarının olmasıymış. Dalgalar öylesine oymuş ki kayaları arada kırılıp dökülen kayalarla boşluklar oluşmuş. Taş Havuz denilen ünlü bir kesimi de varmış. Kayalık yerlerden atlamayı daha derin sularda yüzmeyi severler için oldukça uygun bir yermiş. Açık denize cephe olmasına karşın etrafında bulunan diğer kayalıklar sayesinde mendirek arasında kalan bir balıkçı sığınağı gibiymiş. Suları dalgasız ve pürüzsüz. Yüzmek için inanılmaz zevkli ve uygun. Benim en fazla görmek ve uzun saatler harcamak istediğim yerlerden birisi Sarısu diğeri ise Miço Koyu'dur. Bakalım Allah ne zaman nasip eder bana buraları görüntülemeye ve gezmeye.

Ve Seyrek
Seyrek, Kandıra'dan Şile-Ağva Yolu ile gidilen bir yerdir. Kefken ve Kerpe ile karşılaştırıldığında batı tarafta kalır. Benim bildiğim ve hatırladığım Seyrek, upuzun kumsalı olan, en uçta kale kalıntıları ile inanılmaz bir doğa köşesiydi. Denize birleşen dersinde balık yavrularını görmek ve izlemek olasıydı. Şimdilerde hala var mıdır, suyu temiz midir bilmiyorum ama Kefken'de Kovanağzı mevkiinde akan derenin bir lağım deresi haline dönüştüğünü görmek beni ürpertmişti. Seyrek Kayalıkları aslında dalmak için en uygun bir yer oluşturmaktadır. Benzer ortamlar Kefken ve Kerpe'de de vardır ama burası bir başka güzellikledir.

Seyrek'in eski adı Sirek'miş. Sonraları bu biçimi almış olmalı. Vaktiyle Seyrek Kalesi'nde önemli ticari hareketler yaşanırmış. Ama kalıtılar Akçakoca Ceneviz Kalesi'nde olduğu gibi o denli belirgin sayılmaz. Aslında onarılsa ve alan piknik halanı şekline döndüştürülse oldukça ilgi toplayacak bir yer olabilir.

İzmit D-100 Karayolu'ndan Kandıra Yeni Yolu'na
Kandıra yöresi sahil kesitini görüntülemek istiyordum. Bekarlık günlerimden sonra birkaç kez gittik Kefken tarafına. Ne Seyrek'i ne Cebeci'yi ne de Kefken ve Kerpe'yi son halleri ile biliyordum. Erkenden yola çıkıp, yol boyunca resim çekerek dolaşmak istiyordum. Ali Osman bey ile gidecektik. Yeni Kandıra Yolu'ndan birkaç gez geçtik. Ama Kandıra'nın ayrıntılı görüntülerini alma fırsatım olmamıştı hiç. Bu kez tüm ayrıntıları ile görüntüleyeceğim.

Sabah 06:30'da evden çıktık. Buzluk ve çantalarımızı hazırladık. Arabanın bagajına yükledik. Yüzme malzemelerimizi de çantaya koymuştuk. Sarıyer Börekçisi'nde kahvaltı yaptık. Çay için erkenmiş. Limonata içtik. Bedellerini ödedik (3). Akça Cami yanından, Belediye Plaza doğusundan geçen yoldan aşağıya inip, Uğur Mumcu Parkı trafik ışıklarından D-100 Karayolu'na çıktık. Yeni Gölcük Yolu, uzun yıllar süren düzenleme içindeydi. En sonunda geçenlerde bu kesim, üst yol bağlantı işleri tamamlanıp trafiğe açılmıştı. D-100 yolu üzeri Gölcük Sapağı kapatıldı. Bursa Yolu böylece kent dışına taşınmış oldu. Bu yola Kandıra Yolu deniliyor. Kandıra'ya dek yapılan yol, otoyol alt köprüsüne dek getirilmişti. D-100 yolu ile otoyol arasında kalan ve Bekirpaşa'yı, Yahya kaptan Mahallesi, Yeni Garajları birbirine bağlayan ara yol da tamamlanıp hizmete girmişti. Son bağlantılarla bu kesim harika oldu denilebilir. Ama bu proje acaba kaç yıllık! 100, 200? Türkiye de hiçbir proje yada plan uzun soluklu olmaz, hele yüz yıllık düşünen kafalar hiç olmaz. Şimdi Yuvam Akarca, Bayındırlık Gündoğdu ve Dünya Bankası Deprem Konutları alanı için yapımı devam eden bir yol çalışması var. Kandıra Yolu üzerinden geçecek üst köprü ile bağlantısı tamamlanacak. Bu yolda devreye girdiğinde, bu kesimde inanılmaz bir trafik oluşacak. Bu proje olmasaydı bu bölgenin ulaşımı nasıl çözülebilirdi Allah bilir.

Kandıra Yolu, Kandıra'ya bağlı tüm köyleri ve yeni yerleşim yerlerini rahatlattı. Özellikle İzmit Körfezi'nin tüketilmesi ve deprem felaketinin ardından Kandıra sahil köyleri olan Kerpe, Kefken, Cebeci, Seyrek ve Dikili köyleri moda oldu. Bu köylerin Kandıra'yı geçtiğini düşünüyordum. Ne duruma ulaştıklarını bugün yapacağımız görüntüleme turunda öğrenmiş olacağız. Kerpe, Seyrek ve Dikili yıllardır görmediğim yerler. Kerpe ve Cebeci ise son 10 yıl içinde seyrekte olsa gidip gördüğüm, değişimlerini izlediğim tatil yerleri.

Kandıra Bağlantı Yolu
Kandıra bağlantı yolu T.C.'nin yüz yıllık başarılarından birisi dersem yalan olmaz. Doğa yapısı ve toprak yapısı oldukça farklı olan bu bölgede, kalıcı bir yol çalışması yapmak gerçekten zor olan bir işti. Bölgede yer alan dağlar yaşlı ve yayvan dağlardır. Dağlar Karadeniz'e değin yüksekliklerini korurlar ama dik ve aşırı yamaç değildirler. Yassı ve yaşlanmış dağlardır. Yükseklik ve tepelere tırmanmak görsel olarak zor gibi görünmez. Ancak toprak yapısı, toprağın akmasına, göçmesine, dibe doğru batmasına ve erozyona uğramasına yol açacak yapıdadır. Bu nedenle eski Kandıra Yolu olanaklar oranında çok girdili-çıktılı, dar ve uzun süreli dayanacak şekilde yapılmıştı. İki aracın yan yana geçmesi yada fazla taşıt akışını taşıması olanaksızdı. 40 Km.lik yol 2 saatte ancak aşılabiliyordu. Yeni yol ile giriş-çıkışlar ortadan kaldırılmış, tırmanma bölgeleri düz yollarla iki şerit halinde aşılmış, vadi ve uçurumlar viyadük türü ara bölmelerle geçilmiş ve toprak yapısı aşırı hareketli ve kaymaya eğilimli alanlar farklı dolgularla desteklenmiş.

Ama yine de yolda oluşmuş çöküntü, kayma ve akmaları fark ediyor insan. Yöreye özgü ağaç yapısının ısınma amacıyla kesilmeleri ve alanların ekime açık alan biçime sokulması için kelleştirilmiş. Sonuçta alan Karadeniz kesimine az bir mesafe kalana dek erozyona uygun hale gelmiş. Küme küme, uzak yada yakın uzaklıklarda görülen ağaç ve ormanlıklar yöreye özgü ağaç türleri hakkında bir fikir vermektedir. Yıllar önce buğday ve ayçiçeği ekimi için kelleştirilmiş düz yamaç ve tepeliklerde artık bu bitkileri göremiyor insan. Yerine yer yer yeni moda olan fındık ağaçları ayrıt edilebiliyor. Meşe, Karaağaç ve Servi. Benim en fazla gördüğüm ağaç türüydü. Sonradan ekme Çam ağaçları ise yöreye uygun ağaçlar değildi. Orman Bakanlığı denetim ve öncülüğünde Karadeniz sahil kesiminde yer alan çam ağaçları da kanımca yöreye özgü değiller. Kendiliğinden çıkmış ve fundalıktan orman şekline dönüşmeye çabalayan bölümler bunun kanıtı gibi. Bunu Kandıra Babatepe bölgesinde görmek ve gözlemlemek olanaklıdır.

Kandıra'da Geçmiş Anılarım ve Karşılaştırma
Görüntüleme planımızda önce Kandıra vardı. Kandıra'dan hep geçmiş yada konaklamıştık ama ayrıntılı bir görüntü alma şansı yakalayamamıştım. Yinede var olan görüntüleri ise geçen zamanlarda Belen ve Bağırganlı'ya giderken yada Ağva-Karadeniz Ereğlisi gezisi sırasında almıştım. Kandıra Yolu, kentin doğusuna kaydırılmıştı. Eski girişin hemen doğu taraflarında 1 km kadar uzağında harika bir bağlantı yapılmış. Yol Kefken-Kerpe'ye doğru devam ediyordu. Bir yol ise Adapazarı-Kaynarca tabelası ile gösterilmişti. Diğer yol ise Kandıra Merkez'e giden yoldu. Eski zig zaglı ve her iki yanı ağaçlı yol ise daha aşağıda kalmıştı. Ünlü Kandıra eski yokuşu ise ortadan kalkmıştı bu bağlantı ile.

Arabamı eski İzmit Yolu üzerinde, Hükümet Konağı'nın yani Kaymakamlık Yapısı'nın güney tarafından inen sokağa bıraktım. Tam da konağın bahçe kapısının hemen alt tarafına. Eski Hükümet Konağı'nın güney-batı tarafına dikdörtgen şeklinde yeni bir yapı dikilmekteydi. Olasılıkla bu, yeni konuta dönüştürülecektir. İlçe Emniyet Müdürlüğü yapısı ise biraz daha kuzeydeydi. Girişi hemen yola açılıyordu. Yeni yol projesi ile Kandıra merkeze girişler bitmiş, esnaf bundan oldukça fazla etkilenmiş. Bu haberleri basından okuyup öğrenmiştim. Hatta Kaymakamlık İzmit'ten Kandıra'ya uğramadan sahil köylerine giden toplu taşıma araçlarına yasak koyma kararı çıkartmış ve uzun süre bu konu tartışılmıştı. Esnafın ve gelir kaybına uğrayan diğer kesimin seslerini yükseltmelerine karşın bu durum değişmeyecektir. Kandıralılar kendilerine yeni yol ve yöntemler bulmak zorundadırlar. Bu hep böyle olmuştur. Gebze, İnönü ve Bozüyük ilçeleri Kandıra konusuna en uygun ve yakın örneklerdir. Sahil köyleri her ne kadar şu anda Kandıra'ya bağlı iseler de yakında bu köyler bir şekilde ilçe olacaklardır. Burada oturan yada yazlığı sahip olan farklı kesitlerden insanlar, bunun savaşımını verecektir.

Şu anda Ağve-Şile Yolu ve Bağırganlı kesimi zorunlu olarak Kandıra merkez yolunu kullanmaktadır. Ama yeni yol ile Ağva-Şile Yolu'da mutlaka kent merkezinin dışına çıkartılacaktır. İleride oluşabilecek ve biçimlenecek şeyi görür gibiyim. Yeni bağlantı yolları kenar ve yakınlarında arsa, tarla ve bahçeleri olan aileler ya buraları ticari kullanıma uygun şekle getirecek ve konutlar yaptıracaklar yada başkaları buraları satın alıp biçimlendirecektir. Her ne olursa olsun ticari kesim bağlantı yollarının etrafında şekillenmeye başlayacaktır. Yasak ve savmalarla sahil köylerine gündelik yada kalıcı tatilcilerin doğrudan ulaşmalarının engellenmesi ve merkeze girmelerinin sağlanması ve böylece eskiden var olan alışverişin devam ettirilmesi kolay sürdürülecek bir yöntem değildir. Tatil köyleri gün be gün gelişip büyümekteler ve yakın gelecekte buralar Kandıra'dan bağımsız beldeler haline dönüşecekledir.

Ya yapımı devam eden ve ta Akçakoca'dan itibaren yer yer izlediğim ve bizim kesimde Bağırganlı'dan Kandıra Babatepe'nin ta doğu taraflarında dek kısım kısım görüntülerini aldığımı Karadeniz Sahil Yolu tamamlanınca ne olacak?

Kandıra'yı ilkin eski İzmit ve Adapazarı giriş yolu civarlarından başladım görüntülemeye. Etrafı ağaç ekili yol, sabahın sessizliğinde o eski güzelliğini korumaktaydı. Bu yoldan tektükte olsa araçlar geçmekteydi. Sonra merkez civarında olan küçük bir parka girdik. Parkın ortasında buralarda yaşamış eski medeniyetlerden birilerine ait Lahit Kapağı ve gömü kısmı çeşme haline dönüştürülmüş kalıntıyı görüntüledik. Benzer mezar taşlarına Namazgah ve Şehir Er Ahsen Budak Parkı'nda da rastlayacaktık. Sayıları azda olsa eski Kandıra Ahşap Konutları'ndan geriye kalanları görüntülemeye çalışarak Namazgah Caddesi'ne çıktık. Bu yol Kandıra Deresi'nin batı tarafında kalan ve tıpkı İzmit'te olduğu gibi Namazgah (4) olarak adlandırılan alana gidiyordu. Kandıra Deresi üzerine bir köprü yapılmıştı geçiş için. Namazgah kısmı Kandıra Deresi'nin güney tarafında, Şehit Er Ahsen Budak Parkı ise kuzey tarafında kalıyordu. Parkın kuzeyinde doğudan batıya doğru Şile-Ağva ve Bağırganlı yolu uzanıyordu. Bu yol oldukça güzeldi. Kentin toplu konutları yada apartman evleri daha çok bu tara kaymış durumdaydı. Oto Sanayi ve diğer bazı kamu kurumları bu yolun güney tarafında kondurulmuş durumdaydı. Dere Kandıra'yı ikiye bölüyordu. Dere boyunca ve dere yatağı içersinde kalmış yeşillik ve ağaçlar yer alıyordu. Ama dere suyu inanılmaz kirli ve içersi atılmış çer çöplerle, plastik esaslı pisliklerle doluydu.

Geçmiş ve Yakın Tarihi
Kandıra hakkında şu ana dek okuduğum en güzel ve derli-toplu bir yazı yada çalışma, aslen Kandıra'lı olan gencecik bir kişinin, Sayın Doğan GÜRPINAR'ın kaleme aldığı ve derece alan çalışmadır. Çalışmada Kandıra, sosyal, kültürel, parasal ve yere yer yakın tarihi ele alınmaktadır. Bir tür saha çalışması yapılarak, yaşayan kişilerin ağzından yada bazı kişilerin hatırladığı anılardan yararlanılmış. Ortaya harika bir eser çıkmış. Zaten çalışmanın adı da yakın tarih ve sözel tarih denemesidir. Yazıyı merak edip okumak isteyenler İnternet ortamında ulaşabilirler (5).

Ancak Kandıra tarihi hakkında derli-toplu bir bilgiye ulaşamadım. Burada ta Roma döneminden Bizans'a ve ardından Osmanlı İmparatorluğu dönemine kadar uzanan yaşamların izlerini bulmak olasıdır. Adı eskilerde sadece Kentri olduğu şeklindedir. Eski adı Sirek olan bugünkü Seyrek'te yer alan tarihi kalıntılar ve sahildeki Roma Kale kalıntısı buranın ticari bir merkez olduğunun işaretidir. Kalenin bir Ceneviz mi yoksa Roma kalesi mi olduğuna dair kesin bir bilgim yok. Çamköy, Safalı ve Kumköy'de yer alan tarihi yıkıntılar ve özellikle bir zamanlar bulunup İzmit Müzesi'ne! gönderilen Kumköy'de ki insan heykellerinin olması, buraların aslında ta Bitinya İmparatorluğu zamanlarından itibaren önemli sahil köyleri olduklarının kanıtlardır. Yani sıralama yaparsak, Bitinya İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu, Ceneviz Hakimiyet evresi, Bizans İmparatorluğu ve Osmanlı Yönetimi. Oldukça zengin bir geçmişe sahiptir Kandıra ve bağlı sahil köyleri.

Orhan Bey Hazretleri Camii
Kandıra Deresi bir tür kavşaktı bu kesimde. Eskilerde, çok eskilerde beldenin Osmanlılarca ele geçirilişinde ana yerleşim burada kümelenmiş olmalı. Daha sonraları doğu tarafta kalan ve uzun süre belde merkezi olan tepelere doğru yayılmış olmalı. Kandıra-Şile-Ağva ve İzmit Kavşağı parkın kuzey tarafında bir üçgen oluşturmaktadır. Batıya doğru giden yol Şile-Ağva'ya, dere boyunca güneye doğru uzanan yol İzmit yönüne ve Kandıra Garajı'na, doğuya doğru uzanan yol ise merkeze doğru gitmektedir. Merkeze giden yolun sağ tarafında yani ikiye ayrılmadan önceki güney köşesinde tarihi Orhan Bey Camii yer almaktadır.

Orhan Bey Camisi çok eski olmasına rağmen bakımlı ve korunmuş durumdadır. Minaresi bombeli şapkası ile ilginçtir. Her yerde olduğu gibi bu caminin de dört bir tarafından yol geçirilmiştir. Cami bahçesi için ayrılmış alanlar ya hep yola dönüşmüştür yada tıpkı İzmit Çınarlı'da yer alan tarihi Urgancı Mehmet Paşa Camii gibi özel mülk haline gelmiştir. Orhan Camisi'nin giriş kapısının üstünde yer alan Osmanlıca yazıtın sol tarafında şu ibareler yer almaktadır: "Orhan Cami, banisi Sultan Orhan Gazi Hazretleri, İnşa tarihi 1305". Yani bugünkü Türkçe ile "Orhan Camisi, Kurucusu Sultan Orhan Gazi, yapım yılı 1305". Osmanlıca yazıt 5 satır ve dört kolondan oluşmaktadır. Son karede * ???? * rakamları yer almakta. Yani son kolonun son satırında 1305 rakamları. Bu tarihin miladi olması gerek. Hicri olamaz. Olursa miladi tarih karşılığı 1887 yılı çıkıyor ki bu da olanaksız (6). İzmit'in fethi miladi 1337. Diğer yazıları okuyamadım. İç kapı kapalı olduğundan, iç görüntü alma işini sadece açık olan sağ iç pencereden, makinemi sokarak yapabildim.

Namazgah & Şehit Er Ahsen Budak Parkı
Kandıra Deresi'ni aşıp Namazgah kısmına geçince karşımıza ilkin iyi düzenlenmiş ve bakımlı çay bahçesi çıktı. Dar yolun sağ tarafında basketbol yada mini futbol sahası vardı. Bu sahanın daha batı köşesinde ise bir yapı. Bu yapının kuzey tarafı ise Şehit Er Ahsen Budak Parkı'ydı ve Şile-Ağva Yolu ile paraleldi. Park pek bakımlı değildi. Parkın dere tarafında ama çocuk parkı alanı olarak ayrılmış yerin doğu köşesinde yine lahit kapağından oluşturulmuş bir çeşme vardı. En azından camiye dönüştürülmüş kilise yada ibadet yerleri gibi bir işlev verilerek korunmuş oluyorlar aksi durumda kırılıp yok olacaklardı diye geçirdim içimden. Lahit kapağı ikiye kırılmıştı. Diğer kısmı park kapısında giden patika yolun bir köşesinde sergilenmişti.

Namazgah alanında yer alan ve güney tarafta kalan Çay Bahçesi'nin ve kuzeyde kalan yapının en son ucunda iki yaşlı Meşe Palamut Ağacı vardı. Ağaçlar oldukça yaşlı görünüyorlardı. Ağaçların altında ise derme çatma kulübe benzeri bir baraka. Ve kaldırım taşı kenarında pek dikkat çekmeyen, kirlenmiş bir levha taş üzerinde ise pek düzgün olmayan harflerle bir ibare yer alıyordu. Yazıda yazım kuralları yada satır başı benzeri özellikler yoktu. Düz bir yazı biçiminde yazılmıştı. Ben hep onca atılan bedava, bol kese nutuk ve söylemlere rağmen atalarımızın izlerini taşıyan ve yazılı kanıtlar olan pek değerli nişan, yer, ağaç, yapı, medrese, çeşme, cami, köprü ve benzeri mirasımızın içinde bulunduğu durumlara tanık olunca üzülürüm. Keşke derim, insanlarımız konuşacaklarına gidip bir şeylere karınca kararınca sahip çıksalar da, ata yadigarı değerlerimiz korunup kollansa (7).

Orhan Gazi zamanlarında Marmara Bölgesi'nde belli yerlerin fethedildiğini, özellikle İzmit Kalesi'nin çok zorlandığını ve en son miladi 1337 yılında ele geçirildiğini biliyoruz. Kumandanlarından Akçakoca Bey ve silah arkadaşları bölgenin kısım kısım ele geçirilmesinde görev almış kişilerdir. O nedenledir ki Akçakoca Bey adı Bolu'dan İzmit'e dek pek çok yerde geçmektedir. Kandıra'da da Babadağı denilen tepede Akçakoca Bey'in mezarı ve onun anısına yapılmış bir çandı türü ağaç mescit olduğu aktarılmaktadır belli belgelerde. Burada yer alan ağaçların o zamanlar Orhan Bey adına dikildiği ve adına yapılan cami için seçilen yerin Kandıra Deresi'ne yakın olması, alanın o zamanlarda daha çekici ve daha yeşillik olduğu düşüncesini kuvvetlendirmektedir. Fetihlerden sonra, adına en fazla anıt ve cami yaptırılan Osmanlı sultanı Orhan Bey'dir. Osmanlı'nın ilk zamanlarında beyler Bey olarak anılırmış. Sultan yada Padişah unvanları daha Araplardan ve Farisilerden (İranlı) girmemişti dilimize kanımca.

Kandıra'nın Eski Kesitleri
Orhan Camisi'nin bulunduğu yerden Battal Gazi Caddesi, Sarısu'ya giden yol tarafları ve Milli Egemenlik Caddesi boyunca görüntü alarak tekrar Kandıra merkeze doğru geldik. Burada oldukça görkemli bir cami yer alıyordu. Cami önünde park etmiş römorklu traktörde karpuz satılıyordu. Sokağın sağında solunda ise tezgah açmış sebze meyve satan satıcılar. Erken saatler olduğu için pek hareket yoktu ama ilerleyen saatlerde kalabalığın artacağından emindik. Merkezde, tüm yönlerden gelen yolların düğümlendiği köşeye geldik. Burada yapılar biraz daha yükselmişti. Bir apartmanın önünde Kefken-Kerpe levhası yer alıyordu. Buranın sağ tarafında bir yapının ikinci katında çay bahçesi vardı. Burada soluklanıp çay içtik. En eski kesimdi burası. Eskilerde, Kefken ve Kerpe'ye gidişte araçlardan burada inilir, ileride sokak arasında bekleyen dolmuşlara binilirdi.

Askeri Kışla & İtfaiye Garajı
Askeri Kışla, Kerpe-Kefken Yolu üzerinde kuzey tarafta kalıyordu. Kışla kapısı izne çıkmaya çalışan erlerle doluydu. Askeri bölge olduğu için görüntü alma şansım yoktu. Askeri Kışla, Kandıra ticari yaşamında yadsınamayacak etkiye sahiptir. Hafta sonraları izne çıkan askerlerin çoğu günlerini burada para harcayarak geçirirler. Alım-satım işleri burada yapılır. Burada askerlik görevini yapan askerleri ziyarete gelenler, ulaşım için para harcarlar. Buraya gelince masraf yaparlar. Bunlar hep Kandıra iç ticareti için önemli konulardır.

Ben batı tarafta kalan ara sokaklardan tekrar merkez kısma geldim. Dönüşte Kandıra İtfaiyesi'nin sokak kenarında derme çatma barınağına rastladım. Görüntü inanılmaz basit ve iptidaiydi. Ancak eski bir araç dikkatimi çekti. DAF marka araç. 1965 yılı yapımıymış ve daha yeni gibi duran sonradan yapma Ford marka araçlara göre daha işlevselmiş. Görüntüsünü almamak ona üzüntü vermek diye düşündüm. Görevli itfaiyecilerle kısa sohbet sonrası ayrıldım. Düşünülse İtfaiye'de (8) yer alan emektar DAF aracı bir müze haline dönüştürülebilir ve korunarak saklanabilirdi. Ne olacaktı yarınlarda, hurdaya çıkartılıp satılacaktı işe yaramaz diye. Genel anlayışımız nedir! "Yıkmayacağız, hurdaya atmayacağız da ne yapacağız yani!" Değil mi?

Kandıra Festival Etkilikleri & Unutulan Değerleri
Kandıra'da daha geçen hafta yapılan bir festival etkinliği vardı. Seçilen tanıtım konuları ne derece eksik ve yersizdi bence. Sunulacak ne denli fazla değerleri ve zenginlikleri vardı Kandıra'nın aslında. Kandıra'nın antik geçmişi ve bu zamanlardan kalan kalıntıları, Kandıra Deresi, Namazgah'ı, Kandıra Yoğurdu, Kandıra Bezi, Ahşap Konakları, Kandıra Giyim Tarzı ve diğer tarihi eserleri. Hele Babadağ ve Akçakoca Bey'in Anıt Mezarı ile yakın silah arkadaşlarının türbeleri ve onlar adına yaptırılmış mescit! Ama tanıtımlar ve benzeri işler için pek para bulunamaz. Değerlerin korunması ve kollanması içinde yeterli istek ve para bulunamaz. Bunun yerine daha havalı dıştan destekli görsel ama pek etkisi olmayan işlere kafa yorulur. İstenen sonuç hemen şimdi beklentisidir. Paraya dönüşecek sonuç. Etkinlik yapılacak ve paralar hemen akmaya başlayacaktır. Ama uzun soluklu işler sabır, beceri ve planlama gerektirir.

Babadağ & Akçakoca Anıt Mezarı
Kandıra'dan çıkıp Babadağ Tepesi'ne çıkacaktık. Yolunu bulmak için bir iki kez sorduk yolu. Giriş yerinde Orman Bakanlığı'nın bir levhası yer alıyordu. Solunda ise bir Sera ve Çiçek Bahçesi. Tepeye gidiş ağaçlar arasından bozuk bir toprak yollaydı. Ama güzellik harikaydı. Tepeyi dolanarak ilerleyen yol, en son batı tarafından en tepe kısma ulaşılıyordu. Tepe aynı zamanda Türktelekom'un yayın ve yansıtıcı direklerinin de dikildiği bir tepeydi. Kandıra ile Karadeniz sahili arasında kalan ikinci, en yüksek noktaydı. Tepenin güney-doğu köşesinde bir mescit vardı. Kapısında ise Baba Tepesi Akçakoca Mescidi, 5.5.1995. Bu tepede bölgeyi fetheden Akçakoca'ya ait mezar ile yanına yapılmış çandı tipi mescitten tarihi kitaplar söz etmektedir. Hatta bunun siyah-beyaz görüntüleri de yer alır. Okuyup öğrendikten sonra hep gelip görmek istediğim yere gelmiştim. Bu alana 1974 yılında bir anıt yapılmış (9). Anıtın kuzey tarafında ise başka bir yapı vardı. Daha ufak. Türbe benzeri (10).

Anıt, beyaz renkli konik biçiminde bir yapıydı. Sağ tarafında yani kuzey tarafında tabanı geniş en uç kısmı biraz daralan uzun bir beton yer alıyordu. Konik biçimin taban kısmı aralıklı beton ayaklardan oluşmaktaydı. Beton ayakların üstünde ise, bu ayakların arasında yer alan kısımlar kesilip yukarı doğru kaldırılmış biçimde yapılmıştı. Anıtın tam ortasında ise mezar yer alıyordu. Akçakoca'nın yakın silah arkadaşları adına ise bir türbe yer alıyordu. Mescit daha aşağıda güney-doğu köşede kalıyordu. Alanın batı tarafında ise üç tane yüksek anten vardı. Anıt Mezar'ın doğu tarafında ize üzeri toprakla örtülmüş, havalandırma bacaları bulunan bir su deposu yer alıyordu. Su Deposu'nun hemen kuzey tarafında ise olasılıkla buraları korumakla görevli kişi için yapılmış yada yaptırılmış bahçe içinde bir konut vardı.

Anıt Mezar'ın etrafı az yükseklikte tel ile çevriliydi. Mezarın bulunduğu yere giriş batı tarafından verişmişti. Merdivenlerle çıkılıyordu. Biçimi bir tavaya benzetebilirsiniz. Mezar mermer taşlarla yapılmış ve süslenmişti. Anıt Mezar'ın etrafı çepeçevre boşlukla çevriliydi. Kuzey tarafı daha ağaçlıktı. Ağaçlık ve gölgelik olan bu kesim piknik yapanlara ayrılmış ve piknik masaları ve sandalyeleri ile donatılmıştı. Kahvaltılarını hazırlayan bir gurup vardı. İstanbul'dan gelmişler. Sürekli olarak buraya gelirlermiş. Ben ise bir İzmitli olarak ilk kez geliyordum Akçakoca'nın Mezarı'nın bulunduğu Babatepe'ye. Mesire yada piknik yapmak için çok uygun bir yerdi burası.

Tepeden Kandıra ve çevresini görmek, geniş yeşil alanları izlemek çok harikaydı. Kuzey tarafta ağaçlar arasında Kefken ve Cebeci sahilleri görülebiliyordu çıplak gözle ama bu görüntüyü resme dökmek iyi ve kuvvetli bir lensi gerektiriyordu. Etraf Karadeniz'den gelen bol yağışlarla yemyeşil bezeliydi. Ormanla kaplı yeşil bir kesit uzanmaktaydı Karadeniz kıyılarına dek. Babatepe çok işlevli bir biçime sokulmuştu. Bölge fatihi Akçakoca ve yakın silah arkadaşları için Anıt Mezar, Türbe ve Mescit için ziyaret ve dua yeri, mesire yeri ve piknik için harika, bol oksijenli ve manzaralı bir alan, Türktelekom için yansıtıcı yayın direklerinin dikilebileceği alan, Kandıra ve yakın köyleri için su depolama bölgesi ve Orman Bakanlığı'na bağlı orman yangını izleme ve koruma görevlileri için gözetleme yeri. Böylesi bir alanın Kandıra'nın tanıtılması ve bölgeye farklı düşüncede yada zevkte olan ziyaretçi ve turistlerin çekilmesi için çekici bir yer olarak kullanılmaması beni şaşırttı ama pek de etkilemedi. Biz değerlerimizi yüceltme ve onları tanıtma konusunda pek becerikli değilizdir. Yada hep tanıtım ve bilgilendirme konularına farklı yaklaştığımız için bu tür yerleri ve değerlerimizi önemli konular olarak görmeyiz. Modernlik yada günlük geçerliliği olan konuları önyüzde tutmaya çalışırız. Aslında modernlik yada güncellik konusu herkesin gündelik yaşamında bıktığı konulardır. Aranılan ise farklılık ve yöreye özgü konulardır. Hele yabancı ziyaretçiler bize özgü şeyleri ve köşeleri görmek istediklerini asla aklımıza getirmek istemeyiz. Onlara yaşadıkları yerlerde var olan modernlikte ve gösterişte yerler hazırlamaya çalışırız.

Kerpe-Kefken Sapağı'na gelmeden önce bir yol ayrımında duran araç ve yanında dikilen kişiler bize tanıdık geldi. Huriye ve Hanife Bekir ile Kerpe'ye denize gidiyorlarmış. Burada kahvaltı molası vermişler. Ablam evde kalmış. Arabayı almamızdan beri Bekir Allah razı olsun geziyor ve onları da alıp gezdiriyor (11). Yiyecek ve içeceklerini beraberlerinde getirmişler. Kerpe yolu levhası kaldırıldığı için yolu şaşıranlar oluyordu. Kefken yolu doğuya doğru dönüp ilerliyordu ama Kerpe yolu kuzeye doğru dimdik uzanmaktaydı. Kefken 10 km yazan levhaya rağmen Kerpe için bir levha yoktu. Biz önce Kefken ve Cebeci'ye gitmeyi tercih ettik. Huriyeler ise Kerpe'ye gideceklerdi. Huriyeler, uzun yıllar otobüs ve dolmuşlarla sürekli olarak Kerpe'ye yüzmeye geliyorlardı. Biz ise Kentsa Sosyal Tesisleri'nde yer alan havuzları tercih ettiğimizden, daha önceki yıllarda bir iki kez Kefken ve Cebeci'ye gitmiş olsak bile Kerpe ve Seyrek tarafına on-on iki senedir gitmedik dersek yalan olmaz. Kerpe'yi ben sadece bir düş gibi hatırlamaktayım. Ama Kefken ve Cebeci net olarak beynimin haritasında yerlerini koruyorlar.

Kurtyeri ve Kefken Sınırı
Kefken'e girmeden önceki beldenin ismi Kurtyeri'dir. Kurtyeri Kefken Kumcağız'a sınır bir köydür. Vaktiyle burada çok kurt varmış yolda arabamıza aldığımız Kefkenli'nin aktardığı bilgiye göre. Adını bu öyküden almış olması kuvvetle olasıdır. Kumcağız Kumsalı'nın ve burada yer alan alüvyonlu düz alanın oluşmasını sağlamış olan dere Kurtyeri ile Kefken arasında sınır olmalı. Kumcağız alanı ve Kumsalı benim ta gençlik günlerimden beri bilip tanıdığım yerdir. Düzlüğün kuzey köşesinden akan sakin dere şimdilerde (Nihat) Erim Tepesi olan bölümün kuzey-batı tarafında yer alan ve Orman Bakanlığı Dinlenme Tesisinin yer aldığı tepeliğin ucundan denizle birleşmektedir. Ama yazları derenin denizle birleşmesi, denizin kumsala ittiği aşırı kum tepeleri ile tıkanmakta ve dere bir iç göle yani küçük mavi bir laguna dönüşmektedir.

Kumcağız Kumsalı bölümünden kuzeye doğru tırmanan yol ikiye ayrılır. Birisi Adapazarı tarafında sahil kesiminde yer alan köylere uzanır. Bu yolun alınması pek önerilmez. Oldukça bozuk ve kötü olduğu söylenir. Üç yol ağzının kuzey tarafında ise Kefken Mezarlığı yer almaktadır. Sola doğru giden yol bizi Kefken'in hala salaş ve düzensiz merkezine götürür. Taştan duvarlı, 1876 yılı yapımlı olduğu yazılı eski Kefken Camii giriş yolunun sol tarafında kalır. Köy merkezini oluşturan dar alanda satıcılar, tezgahları ve park etmiş araçlarla gelip geçmekte olan araçlar bir karmaşa oluşturmaktadır. Yol ileriye doğru uzanır kuzey-doğu yönünde. İleride sol tarafta Orman Bakanlığı'na bağlı piknik yapılan koru yer almaktadır. Korunun yol tarafında çadırlar ve etrafında hareketli insanlar. Bu korunun az ilerisinde batı tarafta sahil kesiminde ise K.K.K. Kefken Yerel Eğitim Merkez Komutanlığı Dinleme Tesisleri yer almaktadır. Tesislerin kuzey tarafında ise küçük bir kumsal kalmış durumda. Kumsalın güney tarafından bir dere akmaktaydı. Şimdilerde evsel atıklarla karışık lağım suları ile dolu bir derecik olmuş. Denize birleşme yeri de kumlarla dolduğu için denize dökülemeyen bir su birikintisi gibi durmaktaydı. Eskilerde bu dere yazın dahi deniz suyunu akıtırdı. Denizden dereye doğru yada tersine küçük balıklar geçiş yaparlardı. Suyu berrak mı berrak, cam misaliydi. Hatta yaklaşık beş sene öncesine dek, buraya yakın bir pansiyonda geçirmiştik hafta sonunu. Ve o zamanlar bu kesimden denize girdiğimizde dahi hem dere hem de deniz inanılmaz derecede iyi sayılırdı.

Kovanağzı & Dalgakıran
Şimdilerin Erim Tepesi olan tepenin kuzey kesiminde bir bölüm vardı. Daha kuzey tarafta kalan ve adı Capri olan kayalık burun ile Erim Tepesi arasında kalan kumsala Kovanağzı denilirdi. Sonraları buraya dalgakıran yada mendirek, yani balıkçı tekneleri için bir sığınak yapılmıştı. Sığınağın yapılması bu bölümde yer alan harika denizi öldürdü. Barınağın güney tarafı, tepenin denizle birleştiği kayalık kesime kadar betonla kaplanmış ve teknelere yanaşma iskelesi haline dönüştürülmüş. Kuzey tarafı da yine balıkçı tekneleri için kızaklarla donatılmış. Burada hurdaya yada bakıma çekilen tekneler terk edilmiş durumda bekliyordu. Mendirek içinde kalan bölümün kara ile birleşen bölümünde bir arıtma tesisi yer almaktaydı. Arka tarafında ise çay bahçesi vardı. Kordon boyu gibi uzanan sokak üzerinde ise Pazar Pazarı kurulmuştu. Köylüler ürünleri ile birlikte dışarıdan getirilen diğer ürünler ve başka gereksinim duyulan malzemeleri satmaktaydılar. Adının İskiprot olduğunu öğrendiğim balıkları ağlardan ayıklayan bir balıkçı geçle söyleştik. Ağlara takılmış yengeçleri denize değil de betonun üzerine atıyordu. Neden denize değil de karaya attığını pek anlamış değildim. Erim Tepesi tarafında Balıkçı Kooperatifi'nin olduğu yazılı bir tabela asılı, baraka benzeri bir yapı vardı. Giriş yolunun sağ tarafında ise bir Balık Restoranı.

Erim Tepesi & Ulu Meşe Ağaçları
Erim Tepesi'ne giden yola girdiğimde gençlik yıllarım aklıma geldi. Mazot parasını aramızda denklediğimiz arkadaşın Enter marka kamyonetinin arkasına doluşup gittiğimiz yada yine pek yakıt parası ödemediğimiz bir büyüğümüze ait büyük kamyonun kasasına doluşup gittiğimiz Erim Tepesi. O zamanlar buraya Kefken Tepesi derdik. Bu tepede yer alan ulu Meşe Palamudu ağaçlarının altında çadır kurar, bir iki günümüzü burada geçirirdik. O zamanlardan bilirim, Kefken'in sivrisinekli ve yağmurlu gecelerini. Beklenmedik anlarda birden yağmur boşalıverirdi de, biz kamyon kasasının içine brandanın altına zor sığınırdık. Denize girdiğimiz yer, Orman Bakanlığı'nın Dinlenme Tesisleri'nin güney kısmı olurdu. Bu alan, Kefken Koyu'nun en güney-batı ucuna dek kumsaldı. Erim Tepesi, Kefken'in her tarafına görsel olarak hakim bir tepeydi. Buradan denizi gece yada gündüz izlemek, olağan üstü harika bir olaydı. Hele akşamları gün batımını ve geceleri ise yıldızlarla ayı izlemek doyumu olmayan bir zevkti. Şimdilerde aradan onca yıl sonra, tepenin özel konutlarla dolu olduğunu görmek beni şaşırtmadı. Sevindiğim durum ulu meşe ağaçlarının bir şekilde korunmuş olmalarıydı. Tepe ile Orman Bakanlığı'na bağlı olan ve sık ağaçlarla bezeli kesimin ortasından dar bir sokak denize dek indirilmiş. Bu yolun sağ tarafında ise özel konutlar kondurulmuş. Birde, bizim dahi "Evet gelip bir iki gece kalabiliriz" dediğimiz bir pansiyon vardı (12).

Pırıl Pırıl Köşeler ve Düzenli Dinlenme Yerleri!
Erim Tepesi'nin dört bir yanını, anılarımı da canlandırarak dolaştım ve görüntüledim. Batı ucunda yer alan konutlar, daha geride yapılmışlardı. Olasılıkla güvenlikleri için yapmışlardır bunu. Kayalık kesim, ufalıp parçalanan tarzdadır burada. Tepenin zaman içinde çökmesinden korkmuş olmalılar. Tepenin etrafında bırakılan alanlara belediye yada köy yönetimi oturma bankları yerleştirmiş yada betondan oturacak yerler yapmış. Etraf o denli temiz, bakımlı ve korunmuştu ki, bunu ancak biz Türkler başarırız dedim gururla. Gözüme çarpan, çağımızın çözümsüz belası olan plastik ve alüminyum esaslı ambalaj atıkları, boş içecek kutu ve plastik şişeler ve kırılmış şişe atıklarının bizi sevmeyen karşı sahil ülke insanlarının bir sabotajı olmalı dedim. Atıkların üzerlerindeki yazılara baktım. Hepsi Türkçe idi. Demek ki Türkiye gıda ve içecek üretiminin dışsatımında rekor seviyeler çıkmış olmalı. Bu gurur verici bir olay. Demek ki neymiş? Sevgili Kemal Derviş haklıymış. Türkiye ekonomisi iyiye gitmiş ve ihracat patlaması yapmıştı. Yoksa biz "Temizlik imandan gelir" diyen, ülkesi ile gurur duyan, "Ya sev ya terk et" özdeyişler üreten bizler, tertemiz insanlar kendi oturduğumuz ve onca paralar dökerek konutlar diktiğimiz bu güzelim çevremizi neden pisletelim ve kirletelim ki!

Tepenin güney tarafında patika yol şeklinde sahile inen bölüme gittim. Ali Osman Bey burada kalmıştı. Yakın konutlarda oturanlar burada güzel bir kamelya türü kısım yapmışlar. Akşamları mangal yapmak ve sohbet için çok uygun bir köşeydi. Buradan, sözünü ettiğim dar patika ile aşağıya inmek istedim ama kaymamak için basacağım yerlerde insan pislikleri görünce vazgeçtim. Düşmanlığın da böylesi düşman başına dedim içimden. İnsan Karadeniz'in ta karşı kıyısından kalkıp gelirde, nasıl buraları pisletir ki dedim! Ülkemizin turizmden elde ettiği geliri çekemeyen komşu ülkeler ne hinlikler yapıyorlar bize böyle!

Cebeci Kumulları & Ücrete Tabi Sahil Şeritleri
Kefken'in tekrar keşfedilmesi ve görüntülenmesi bitince Cebeci'yi de görelim ve görüntüleyelim dedik. Mendireğin daha kuzeyine doğru ilerleyen dar yoldan çıktıktan sonra yol, sizi Cebeci'ye götürür. Yıllar önce dostum Orhan Emir ve ailesi ile birlikte gitmiştik Cebeci'de bir kampinge. O zamanlar 1993 model 1,3 karbüratörlü Toyoto'm vardı benim. Cebeci merkeze yakın yerlerde de tektük özel konutlar. Sahil bakir ve temizdi. Cebeci merkeze varmadan oluşmuş kumulları görmek ne denli şaşırtmıştı beni. Köy yolu kötüydü ama bugünkü kadar değil. Kamping alanında birkaç ağaç vardı. Salaş bir iki yapı ve duş kolaylığı. Geri planda böğürtlen dikenleri ve aralarında kalmış yabanıl kızılcık ağaçları ve bazı meyve ağaçları. Böğürtlen toplayıp yemiştik. Cebeci'nin kumları rüzgarda insanın ağzını burnunu dolduruyordu. Vücuda yapışan kumların çıkması da pek o kadar kolay değildi.

Kumulları görüntülemek için ilk sapaktan dönüp arabamızı park etmeye çalıştığımız anda yanımızda bir adam belirdi. Park ücreti 5 milyon TL diyerek. Görüntü alıp gideceğiz dedim. Araçtan inip yaklaşık yüz yada iki yüz metre yürüdüm. Tepelere çıktım. Her taraftan resim çektim. Cebeci merkez sahili, bir yay gibi güneyden kuzeye doğru uzanmaktaydı. Sahilde insanlar ve güneş şemsiyeleri. Kumullar arasında ilerleyen elleri kolları malzeme dolu insanlar. Sahile ulaştığımda suyun berraklığı büyüledi beni. Bölgede sanırım en uzun ve geniş kumsal Cebeci'de bulunuyordu. Yalnız Cebeci sahili farklıydı. Kara parçası daha geride ormanla kaplıydı. Ama geniş kumsal tamamen kumul tepeleri ile kaplıydı.

Önü açık olan denizden esen rüzgarlar kumları karaya doğru sürüklemişti. Ve sonuçta bu harika kum tepeleri oluşmuştu. Dönüşte para tahsil eden kişiyle laflamaya başladım. Nasıl olurda sahil özel mülk olabilir dedim. Patron burayı kiralamış ben çalışan biriyim. Gidin ondan öğrenin dedi. Buranın girişine yol kenarına derme çatma bir levha asılmıştı. Ücrete tabi olduğunu belirten. Her yanaşan araçtan 5 milyon TL isteniyordu. Biz vermedik ve ayrıldık. Ama diğerleri zorunlu olarak ödüyorlardı. Ödemek istemeyenler ise daha geride uygun buldukları yerlerde araçlarını bırakmışlardı. Neden insanlar oturdukları dalları kestiklerini fark etmiyorlar! Bir zaman gelip anladıklarında ise Köyceğiz'de olduğu gibi "Ah biz ne yanlış yaptık!" diye dövünecekler.

Kefken Adası
Cebeci Sahili'nın en uç köşesinin hizasında bir ada yer alır. Adı Kefken Adası'dır Cebeci'nin en uç köşesinde yer almasında rağmen, Karadeniz sahilinde üzerinde insan yaşayan yegane ada olduğu söylenir. Burada uzaktan varlıkları gözlenen konutlar Deniz Kuvvetlerine bağlı Tahlisiye Ekipleri'ne (13) aitmiş. Olasılıkla bu ada eski zamanlarda Cebeci Yarımadası'nın uzantısı şeklindeydi. Zamanla dalgaların ve hoyrat Karadeniz Rüzgarları'nın aşındırması ile kara ile olan bağlantısı kopmuş ve küçük bir ada haline dönüşmüş olmalı. Adanın Kefken adını almasını garipsesem de büyüleyici görüntüsünü almam pek kolay olmadı. Objektifim için oldukça uzaklarda kalıyordu.

Hindistan'dan Bir Köşe & Cebeci Tatil Köyü
Cebeci Merkez'e gittiğimizde ise yolun her iki tarafın yazlık konutlarla doldurulmuş olduğunu gördük. Yollar ve ara sokaklar çakıllarla kaplıydı. Birde araçların hız kesmelerini sağlamak için yol sürekli olarak kumlarlardan oluşan setlerle kaplanmıştı. Araç geçerken altını vuruyordu. Yolun en sonuna dek gittik ver dönüp orta yerlerde durduk. Daha önce geldiğim kamping nerede kalmış olabilir diye tahminde bulunmaya çabaladım ama başaramadım. Arabamızı bir yere park edip elektrik direklerinin sokağın ortasına dikildiği bir sokaktan sahile indik. Bu sokağın sahil kısmında kanalizasyon bağlantı ucu vardı. Yağmurlarda oluşan sellerin oyduğu taş ve pisliklerle kaplı bir ara yer. Özel gayretlerle indiğimiz sahilde görüntü inanılmazdı. Yüzlerce kişi. Kimisi denizde suyun içinde, kimisi ayakta, kimisi ise kumsalda şemsiyelerin altında yada açık güneşte güneşlenen tatilciler. Rahatları ve keyifleri yerinde. Pek şikayetleri yok. Bense hep farklı olanları görüyorum. Kimselerin görmedikleri konuları. Niye ki! Vallahi ben de bilmiyorum. Hani bir gözlük icat etseler de sadece bana güzellikleri gösterse!

Kefken merkezde ve Cebeci'ye giriş yolu üzerinde iken aklıma "Galiba biz yanlış yere geldik burası Hindistan'a bağlı bir yer olmalı" diye düşündüğüm görüntü. Kendi başına dolaşan inek sürüleri. Buzağı yada danalar. Kendi hallerinde rahatsız edilmeden dolaşmaktalar. Kurtyeri'ne gelişte bir yerde bir tabela vardı. İnek resmi olan. Yani "Dikkatli olun, yola büyükbaş hayvan çıkabilir" uyarısı. Ama bu uyarı levhaları ne Kefken'de ne de Cebeci merkezde yoktu. Ama inekler ve yavruları kol gezmekteydiler. Neyse o güzelim Cebeci Sahili manzarasına bir dana konu mankenliği yapmada ısrarlı olunca reddedemedim. Büyük baş hayvanlar özgürler Cebeci'de. Hatta dokunulmazlıkları olmalı. O zaman Cebeci de Hindistan'a bağlı Hint Okyanusu kenarında yer alan bir tatil köyü. Ama ortalıkla her hangi bir Hintli'ye rastlamak olanaksız. Burada tebdil-i kıyafet (14) olmalılar! Aslında Kandıralılar İngiliz İşgali yollarında, buraya çıkarılan Hintli ve diğer Bengalli askerleri görmüşler. Bu alışkanlıklar o zamanlardan kalma olamaz mı acaba!

Cebeci Sahili & Karmaşa
Cebeci'ye girişte derme çatma, pas tutmuş tak türü bir demir yığınının üzerinde şöyle yazıyordu: "Cebeci Tatil Köyüne Hoş geldiniz". İçimden "Hoş bulduk" dedim. Bakalım köye girişte ayak bastı parasını kim isteyecek!. Yerel yönetim köyü tekrar yapma etkinliğine soyunmuş olmalı. Siz burasını bir beş sene sonra görün diyecek yerleşiklerin sözlerini duyar gibi oldum kulaklarımda. İşte öylesine hummalı bir çabanın numuneleri vardı sahilin her tarafında. Parke taşları, kazıklar ve sınır taşları. Demir kazıkların birisi üzerine çıkmış bir van aracını (15) kurtarmaya çabalayan bir grupta vardı. Sonunda kurtardılar aracı demir kazıktan. Araç görememiş olmalı koskoca demir direği önünde. Üzerinde Duş ve WC yazan bir iki prefabrik yapı. Ücret: 250 bin. Ve yanında görevli iki kişi. Önce yazlık konutlar ve villalar. Ardından istenen yatırımlar ve altyapı! Sonradan yapılmaya çalışılan sokaklar, caddeler ve ana yollar. Daha sonra ise sahil şeridi ve yürüme bandı. Güzellik ve hizmetler sonradan, oluşan kentleşmeye uyarlanacak ve sonuç harika! Hep böyledir. Konutlaşma önceden, kentleşme ise ardından gelir. Cebeci farklı mı olacak ki! Konutların ve villaların önlerinde, yanlarında yada arka taraflarında park etmiş araçların marka ve plakalarına dikkat ettim. Çoğu lüks düzeyinde modelde araçlardı. Plakalar ise çoğunluk İstanbul, Adapazarı ve biraz da İzmit plakalıydı. İstanbul her yere damgasını vuruyordu. İstanbul demek Türkiye demekti. Türkiye'nin dört bir yanından kopup gelen kişiler zenginleştikçe İstanbul'a en yakın yerleri gelip buluyorlardı. Cebeci ve civar yerleri de keşfetmekte pek gecikmemişlerdi.

Cebeci'nin kendini toparlaması ve güzelleşmesi için bana göre beş yada on sene gerekiyor. Bu süre daha kısa da olabilir. Bu yerleşiklerin sabrına yada etkinliğine bağlı. Ama emin olduğum konu, Cebeci'nin Kerpe yada Kefken'e göre daha fazla konutlaşıp betonlaşacağı. Özel konutlar ve villalar. Ama araçlar ya sokakta yada şu an boş olan alanlarda. Parkaları ve boş alanları olmayan konutlaşma türü. Cebeci'ye de Arıtma Sistemi yapılmış. Ama ne denli işlevsel ve etkili? Bunca insan deniz ve kum için buraya doluştuğuna göre işlevsel etkili ve rahatsızlık yaratmayan düzeyde olmalı. Yoksa neden onca para döküp insanlar buralara gelsinler ki!

Kefken Kumcağız
Kumcağız ah Kumcağız. Gençlik yıllarımın göz ağrısı. Dün cep telefonundan gençlik dostum Soner Kılıç'ı aramıştım. Ben şimdi Kefken Kumcağız'da Maliye Dinlenme Tesisleri'ndeyim. Gelirsen uğrarsın demişti. On beş gün izin almışlar ve tatillerini burada geçireceklermiş. Cebeci'yi görüntüledikten sonra zaman kalırsa uğrarız demiştik. Belki deniz keyfide yaparız dedik. Bizim işimiz uzayınca beni arayıp gelip gelmeyeceğimizi sormuştu. Bize sormadı ama ailecek geldiğimizi düşünmüşler ve pazara gidip alışveriş yapacağız, evde olmaz isek de gelirsiniz. Daire numaramız 3 dedi. Kumcağız'a gitmek için tekrar Kurtyeri sınırında yer alan Kumcağız Deresi köprüsüne dek gelmek gerekiyormuş. Sahile ulaşmak içinse yaklaşık bir iki km ağaçlıklı bir yoldan ilerlemek gerekiyordu. Sahile ulaşıp sağa dönünce önümüze bir kişi çıktı ve park ücreti dedi. 5 milyon TL. Burada yer alan özel konutlarla sahil kesimi arasında kalan dar bir kesimde park ediliyordu. Buranın müdavimi olmuş kişiler biraz yoruluyorlar ama daha geride ve içte yer alan ara sokaklara araçlarını park ediyorlardı. Bunu daha sonra fark edecektik. Biz Maliye Konutları'na gidiyoruz deyince, görevli yolu gösterdi ve geri döndü. Sahilin hemen önünde sarı renkli, yönleri güney-batı, kuzey-doğu yönlerinde olan konutların önüne geldik ve uygun bir yer bulup park ettik. Telefonla Soner'i aradım. Yanımıza geldikten sonra bizi bir demir kapıdan içer soktu. Sokak demirden, kilitlenir bir kapı ile kesilmişti. Bu alana Maliye Bakanlığı, Dinlenme Tesisleri yaptırmış ve arka sokağını genel ziyaretçiler girmesin diye kapı ile kapamıştı. İlk girişte para tahsil eden kişiler görevliymişler ve elde edilen gelir sözde Kefken Spor adına toplanmaktaymış. Kefken'de Cebeci ve Kerpe'de gözlemlenen benzer tahsilat ve kiralama işi oldukça yaygındı. Bana geçliğimde Marmara Körfezi kıyılarının hem güney hem de kuzey tarafta nasıl metre metre parsellendiğini hatırlattı. Ege ve Akdeniz sahillerinde halka tamamen açık olan sahil şeridi buralarda hep halka kapalı ve ücretli hale dönüştürülmüş.

Maliye Bakanlığı Kumcağız Dinlenme Tesisleri
Soner'in eşi sevgili Nihal tatil için değil de gelen konuklara yada uğrayan tanıdıklara, eşine ve ailesine yemek hazırlamak ve onları memnun etmek için programlamış gibiydi. Önce bize açız diye bir sofra hazırladı. Kavun karpuz, peynir, domates-cacık sövişi ve soğuk su. Buna ben dahi dayanamazdım. Ücreti ve külfeti ne ise katlanırım ve yerim dedim. Yeme içme seansımız bittiğinde, sanırım şimdi buradan bir çekirge sürüsü geçti diyeceksin ama doğrusu biz geçtik dedim. Daha sen hızını alamazsın ve öğle yada akşam için bize yemek hazırlayıp doyurmak istersin dedim. Belki akşama kalmayız ama öğle yemeğini de reddetmem diye uyardım. Ama tınmadı. O bizi memnun etmek için oldukça kararlı görünüyordu. Mayolarımızı giyip malzemelerimizi de alıp sahile gittik. Maliye bölümü diğer taraflara göre daha sakindi. Deniz bu kumsalda yaklaşık 100 metre kadar mesafede sığ sayılırdı. Bir de bu mesafeye güvenlik sınırlama ipi çekilmişti. Ayrıca ipi geçen kişileri uyaran bir botta dolaşmaktaydı sahil kesiminde.

Deniz suyu oldukça sıcaktı. Yüzme keyfi sular sığ olduğu için pek alınmıyordu. Daha fazla açılmak ise tehlikeliydi. Karadeniz'in o ünlü ters akıntılı dalgaları insanı yanıltıyordu. Yüzme bilen kişiler dahi denize pek güvenemezdi. Geriye kalan ise bel ve boğaz seviyesine dek ilerlemek ve bu alanda kendini sulara bırakıp yüzmekti. Bizde onu yaptık. Suda kalma sürem kumsalda güneşlenme süremden fazlaydı. Buna özellikle özen gösterdim. Hava sıcaklığı bugün oldukça yüksekti. Ama denizden esen rüzgarla nemden pek etkilenmiyorduk. Terlemedim dersem yalan olmaz. Soner'in eşinin iş arkadaşları da günü birlik gelmişlerdi tesise. Onlarda bize katılmışlardı. Küçük kızları Sonerlerin çocuğu Ahmet'in akranıydı. Birlikte olmak onları memnun etti. Soner, ben ve Ali Osman Bey ile sürekli olarak suda kaldılar onlarda. Su içerisinde çok fazla hareket etmeye ve bazı kültür fizik hareketlerini uygulamaya çalıştım. Ne için mi? Tabii ki yağlanan göbeğimi eritirim düşü ile. Aslında sadece kırmızı eti kesmem yeterli olur. Gerisi boşa çaba.

Kumcağız Deresi yada Lagünü
Bir ara Soner ile Kumcağız Deresi'ni gözlemlemek ve görüntülemek için kumsalın kuzey tarafına doğru gittik. Dere hala tertemiz akmaya çabalıyordu. Ama denizle birleştiği alan, dalgaların kıyıya vurduğu kumlarla kesilmişti. Derenin doğu ve kuzey tarafında saz ve yosunu andıran koyu siyah renkli bir tür yosunlarla kaplıydı. Küçük balıklar, bu yosunlar ve pislikler arasında koşuşturmaktaydılar. Bazı meraklı kişilerle biz gözlemler yapıyorduk. Derenin daha gerisinde kalan ve aşırı yosunlu kesimin üzeri atıklarla kaplıydı, tıpkı kumsalın her tarafının benzer çöplerle kaplı olması gibi. Köy yönetimi sahile çöp sepetleri yerleştirmiş. Bu sepetler dolmuş taşmış. Sahile serinlemek için gelen kişiler ise beraberinde getirdikleri yiyecek ve içeceklerin taşındığı torbaları işleri bittikten sonra diğer atıklarla birlikte oldukları yerlere bırakmışlar. Bazı torbalar rüzgarla denize sürüklenmiş. Bu kirliliğe neden olan kişiler kirli bulmak istedikleri yerleri kirletiyor olmalılardı. Yani tekrar aynı yere gelecekler ve kirlettikleri alanları kullanacak kişiler olmalılar.

Dere, denize olan bağlantısını kaybedince Ölü Deniz benzeri bir biçim almıştı. Bir tarafı sazlıklarla, diğer bir tarafı ise yosunlarla kaplı bir iç deniz. Adeta mavi-yeşil bir lagün. Yüzmek, korkusuzca yüzmek için, çocukların, yüzme bilmeyenlerin çekinmeden girebilecekleri ve eğlenebilecekleri doğal ve güvenli bir alan oluşturmuştu dere burada. Dere yatağının daha gerisine, doğu taraflarına bakmak için kafanızı kaldırdığınızda karşılaşılan durum şuydu. Özel konutlar yada villalar. Dere suyu yüzeyinde özel konutlar. Hepsinin olasılıkla ya izinleri alınmıştı yada her tür güvenlik önlemi düşünülmüştü yapılmalarından önce. Ama ya bir sel seylap olursa ve dere suyu kabarırsa, çevre sular altında kalırsa diye düşündüm bir an! O zaman "Devlet nerede, bakın şu halimize!" diye yırtınan insanların çaresizliğini gösterecek TV kameramanlarının can-hiraş bağırtıları geliverdi bir an gözüme. Ölmekte olan ama içimden inşallah hayırsever ve uzağı görür bir Türk yiğidi çıkarda ölmeden bu lagünün korunmasını sağlar dileği geçti içimden.

Şöyle etrafımıza baktık Soner ile. Kimse oluşmuş kirlilikten pek etkilenmişe benzemiyordu. Ne kirlilik nede düzensizlik onları pek rahatsız etmiyordu. Soner, Kandıra'da geçen hafta düzenlenen Festival Etkinlikleri içinde yer alan Yemek Yarışması'ndan söz etti. Jüri içinde yer alan kişileri sıraladı bana. Davette Numan Gülşah, Ruhan Odabaş ve eski dostumuz Gönül (Balkır) hanımda varmış. Bir gece bir kutlama yada dinlenme çayı için Kerpe Sahili'ne gidilmiş. Yaşanılan şaşkınlığı ve oluşan kirliliği bir yazısında konu etmişti Ruhan bey. Ama onun sözünü ettiği kirlilik sadece sesle ilgiliymiş. Benim Kerpe'de gördüklerim ise çok farklı şeylerdi. Gördüklerimi Kerpe kısmında sıralamak daha doğru olacak.

Kerpe ve Büyüleyici Giriş Yolu
Eskilerde adı Kerpi olan Kerpe. Artık Kefken ve Cebeci turundan sonra geriye Kerpe ve Seyrek kalmıştı. Akşam saat 18:00 sularında Soner'in kaldığı 3 numaralı Maliye Konutu'ndan ayrılıp Kerpe yolunu tuttuk. Yolda Kerpe'ye uğrayıp uğramama konusunu tartıştık ve bunca yolu gelipte Kerpe'yi yine pas geçmek olmaz dedik. Hep öyle yapmıştık yıllar içinde. Kerpe Sapağı'na gelince ayaklarımız bizi Kefken ve Cebeci'ye çekmişti. Bu sefer öyle yapmayacaktık. Kerpe Sapağı'ndan kuzeye dik tırmanan bölümü çıkınca ağaçlar arasında ilerleyen o dar ve güzel yol, insanın karşısında uzanıverir. Bu yol yıllardır değişmemiş. Gençlik yıllarımda gördüğüm yol biraz genişletilmiş ve yamalanmış yer yer. Sadece biraz yanlardan genişletme yapılmış. Ama biz giderken akmaya başlayan dönüş trafiğinin hızı, bizi korkuttu ve hızımızı düşürdük. Geri dönenler, sanki iki batlı gidiş-geliş yolunda ilerliyorlarmış gibi hızla geçiyorlardı yanımızdan. Bir yol sapağında durup kuzeye Kerpe Girişe uzanan inişli çıkışlı yolun görüntüsünü almaya çalıştım. Ama gördüğüm güzelliği lensi zayıf alan makineye sokmam olanaksızdı. Yol yılan benzeri incelikte tepeler arasında, etrafında yer alan ağaçlarla kaplı daracık bir yoldu. Kenarında yürüyecek denli bir mesafe yoktu. Kerpe'nin uzaktan görüntüsü mükemmeldi. Yıllar önce gelmiştim Kerpe'ye, salaş ve el değmemiş zamanlarında. Hayal-meyal aklımda kalanlar upuzun bir kumsal, geri planda salaş çay bahçeleri yada plaj kolaylıkları sağlayan barakalar vardı.

O zamanlar Kerpe, Kefken'e göre pek cazip değildi. Seyrek ise kayalıklardan oluşan bir sahile sahipti. Kayaların izin verdiği oranda kısa ve dar bir kumsalı vardı. Ve hiçbir konut yoktu o zamanların Seyrek'inde. Karşımda duran Kerpe, bana tamamen yabancı bir yer gibiydi. Ben de tüketilmiş Kuşadası, Fethiye yada Bodrum duygusu uyandırdı.

Kefken'nin Gelecekteki Rakibi, Kerpe
İlk kumsal kesimin yer aldığı yerin tamamı neredeyse konutlaşmıştı. Burada durup resim çekip ilerledik. Asıl merkeze gitmek için. Kerpe merkezde, aracınızı bırakabileceğiniz bir yer yoktu. Dar bir belediye parkı. Birkaç araçlık. Daha geride Jandarma Merkezi kuzeyinde boş bir alan ücretli otopark olarak kullanılmaktaydı. Her taraf araçla kaplıydı. Dar sokak ve yol kenarları park edilmiş araçlarla doluydu. Jandarma Yapısı'nın kuzeyinde bir yere aracımızı park edip sahile indik. Merkezden geçen yol kuzeye tepesine doğru ilerliyordu. İleride yolun sahile girişi kesilmiş, trafikten arındırılmış bir kesit oluşturulmuştu. Kardeşlerim de buraya gelmişlerdi. Telefon edip buluştuk, kuzey uçta bir yerde. Yüzme alanı olarak kuzey köşede kalan taşlık kısım ile güzeyde klan dar kumsal kalmıştı geriye. Kuzey tepesi özel konutlarla kaplıydı. Yeşillikler ve çiçekler arasında. Burada da Zakkum ve Begonvil çiçeklerine rastlamak olanaklıydı. Yapılar daha özenli ve bakımlıydılar. Sahil yürüme yolunda gezinen insanlar sanki Kefken sahillerinde dolaşanlardan farklıydılar. Hissettiğim Kerpe'nin Kuşadası ve Bodrum gibi tüketilmiş olduğu. Dar alanda piyasa yapan yada gezinen insan topluluğu. A bak kimler de buradaymış diyebileceğiniz dar bir kesit. Herkesin herkesi tanıyabileceği yada ah sizde mi buraya geldiniz diye laflayabileceği. Yada ne bileyim yaşadığı yer döndüğünde bu yaz Kerpe'de şunları bunları da gördüm diye anıların tekrarlanabileceği bir ortam.

Kerpe Koyu ve Kumsalı
Uzaklarda kalmış gibi görünen, Kefken Körfezi'ne göre daha dar ve yeşil ormanla kaplı bir koyu vardır Kerpe'nin. Burada koy daha yakın hissedilir. En güney uçta yer alan bir kamping yeri görünür sahilden. Buraya park etmiş araçların camlarından yansıyan akşam güneşinin ışınları parıldar. Kumsal ormanlık alan içinde hapsedilmiş gibidir. Dönerken oraya da uğramayı düşündük. Kardeşlerimle bizde piyasa yaptık Kerpe'nin kordon boyunda. Onlarda bir iki tanıdıklarına rastladılar ve ayak üstü bitmek bilmeyen sohbete kaptırdılar kendilerini.

Kumsalı betonlaştırılmıştı Kerpe'nin. Yapılar sahile yakın kondurulduğundan, sahilde yer oluşturmak yada kordon boyu yapmak için kumsalın kuzey tarafı betonla kapatılmıştı. Beton sahilin bir kısmı, çay bahçesi ve restoran olmuş, orta yeri de yürüyüş yolu. Sahile inen dar bir geçit. Geçit ve belediye parkında park etmiş satış araçları ve eşya tezgahları. İncik boncuk tezgahları. Bunların etrafında kümelenmiş yazlıkçı ve günübirlikçiler. Kız kardeşim Huriye "Geçen gelişimizde burada tanesi iki buçuk milyon TL'ye aldığımız kıyafetler vardı. Şimdi Hanife'ye de almak istiyoruz" ;) dedi. Biz ise geri dönmek istiyorduk hava kararmadan. Bir de güney uçtaki kesime de uğramak vardı niyetimizde. Nasıl gidileceğini öğrendik. Gittik. Ağaçlar arasında ilerleyen bozuk bir yol. Ama sahile ulaşıldığında batmakta olan güneşin manzarası karşımızda. Ağaçlar arasından seyrine doyum olmayan bir manzara. Keşfimiz burada kesmek zorunda kaldık. Çünkü fotoğraf makinemin bataryası bitmişti. Sonerlerdeyken doldurmayı unutmuştum. Şimdi cezasını çekiyordum. Görüntü almadan bu güzellikleri gezmeyi istemedim. Gelecek sefere dedim. Daha ayrıntılı ve belgelenmiş olarak. Belki yanımıza, ikna edebilirsek Numan Gülşah, Soner Kılıç ve Ruhan Odabaş'ı da alarak geliriz diye düşündüm.

Sevgiliye İhanet
Ah Kerpe ne hale gelmişsin! Yıllar ve yıllar seni izlemeyi kusur etmişim. Bunun yerine Alanya'dan Didim'e olan kesiti ezberlemişim, adım adım öğrenmişim de yanı başımda seni hep ihmal etmişim. Güzelliklerini ve gelişimini fark edip görememişim. On yıllardır hep uzağındaki Akçakoca ve çevresine gitmişimde bir kez olsun seni aklıma getirip buralara gelmemişim. Hayranlığımı ve özlemimi Kaş-kalkan ve Akçakoca'ya ayırmışımda seni hep unutmuşum. Şimdi karşımda bir yabancı gibi seni izlemek, hep bu bencil hoyratlığım ve duyarsızlığımdan. Bana göre ne kadar çirkinleştirilsen de, betonlaştırılsa da, sen Kerpe benim hep o eski bakir halinle belleğimde yaşayacaksın. Bu satırlar okundukça ilk bakir güzelliğin özlemle anılacak yaşayanlarca. Sevecen ve büyüleyici dar yolunla. İnilip tırmanılan yolun sonunda ulaşılan ve hemen kumsalında acele soyunulup denize dalınan Kerpe. Güven verici yeşilliklerin arasında uzanan Kerpe Koyu'nun o mavi renginin yaşandığı o eski salaş zamanların Kerpe'si aklımızda.

Ruhan Odabaş (16) bir yazısında Kerpe'nin ne denli ses kirliliği içinde olduğunu vurguluyordu. Ve birilerinin buna dur demesi gerektiği önerisinde bulunmaktaydı. Bence kirlenen sadece kulaklar değildi. Altın kumların bulunduğu kumsalın kuzeyi betonların işgaline uğramıştı. Kumsalın hemen dibinde biten konutlar boğuyordu adeta Kerpe sahillerini. Ama bir arada yapış yapış sürtünerek ilerleyen insanlar bundan mutlu görünmekteydiler. Evsel atıkların ve çöplerin kirlettiği Kerpe'yi gören pek kimse yoktu. Belki de kirleten kişiler buralı olmayan kişilerdi. Geliyorlar kirletiyorlar ve gizlice ortadan yok oluyorlardı. Yoksa Kerpe'ye gönül vermiş olanlar yada her fırsatta buraya akın eden Kerpe hayranları neden sevdikleri yerleri çöp yığını haline getirsinler di ki!

Seyrek, Miço Koyu, Çamkonak, Bağırganlı görüntülerini inşallah kısa sürede alacağım. Ancak Kandıra, Kandıra-Babatepe-Akçakoca Mezar Anıtı, Kerpe, Kefken ve Cebeci ve çevresine ait görüntülerin tamamı İnternet adresimin (17) altına yüklenmiş durumdadır. İsteyenler ziyaret edip izleyebilir. İyi izlemeler dilerim. Umarım beğenir ve zevk alırsınız. Buralarda gezmiş gibi hissedersiniz.

Açıklamalar & Dipnotlar

(1). Dömbüldek Şifalı Suyu: Bu suyun böbrek rahatsızlığı çekenlerin derdine deva olduğuna dair söylem ve inanç vardır. Bizim ailede de bu dert yaygın olduğundan, bir çok kez ablamın böbrek taşı rahatsızlıklarında gidip, yerinden su almışımdır. Ama gençlik yıllarımızda bu suyun kenarında piknik yapmak için arkadaşlarla hafta sonları ve yazları buraya gittiğimizi hatırlarım. Son durumda ki hali şöyleydi. Burasını YSE iyi bir düzenleme ile şıklaştırmış ve Karadeniz kökenli bir aile burasının bekçiliğini yapmaktaydı. Pınarın giriş tarafında, doğu sırtına yaslanmış konutlarında yaşamaktaydılar. Geri

(2). Belen Pınarı Şifalı Suyu: Bu pınarında 1. maddede açıklanan benzer şifa özelliği olduğuna inanılır. Bu suların denenip, tıbben bir etkisi olup olmadığı konusunda bir bilgim yok. Bu uzmanların işi olmalı. Söz konusu her iki pınarda, YSE tarafından çevreleri düzenlenmiş durumdadır. Geri

(3). Ödediğimiz ücret 3 milyon TL idi. € 1,601,000.- TL. Geri

(4). Namazgah: Geri

(5). Bir Sözel Tarih Denemesi: Kandıra Örneği, Bir Kasabanın Yakın Dönem Tarihi, Doğan GÜRPINAR http://www.tarihvakfi.org.tr/toplumsaltarih/genctarih/2000/mansiyon01/dogan.asp  Geri

(6). Miladi-Hicri yada tersi tarih çevrimleri için http://prayer.al-islam.com/convert.asp?l=trk  Geri

(7). Metni aynen aktaracağım. Yazı büyük harflerle yazılmıştı: "ORHAN GAZİNİN KUMANDANLARININ ANISINA MEÇHUL DEDE NAMAZGAH MESİRE YERİNDEKİ BU ALAN VE AĞAÇLAR 650 SENELİK OLUP OSMANLI DEVLETİNİN 1299 YILINDAKİ KUMANDANLARI TARAFINDAN DİKTİRİLMİŞTİR." Geri

(8). İtfaiye: Arapça kökenli bir kelime olup aslen bir şeyi bitirmek, söndürmek anlamındadır. İngilizce karşılığı Fire Fighting yada Fire Brigade. Türkçesi Yangın Söndürme Ekibi demektir. Bak. Türkçe/Osmanlıca/İngilizce Redhouse Sözlük, 1997, Sf: 567, İtfaiye kelimesi. Geri

(9). Bir levhada ise bu ifadeler yer alıyordu: "Kocaeli fatihi olan Akçakoca 1234 tarihinde doğmuş ve tarihinde 1328 ölmüştür. Bu anıtın bulunduğu yer mezarıdır. Bu anıt 1974 yılında Kocaeli Valisi, Sayın Ertuğrul Ünlüer'in himayelerinde Kocaeli Anıtları Koruma Derneği tarafından büyük Kumandan'a Kocaelilerin mütevazı olarak inşa ettirilmiştir. 22 Haziran 1974". Geri

(10). Bu türbenin üzerinde ise: "Akçakoca hazretlerinin silah arkadaşı R.(uhuna) Fatiha. Y.(apım) T.(arihi) 1997". Parantez içinde kalanları ben tamamladım. E.K. Geri

(11). Benzin durumlarını sorduğumda arabaya 10 milyon TL.lik benzin koyduklarını, yanlarında da onar milyon TL olduğunu söylediler. Hanife ise bende para yok dedi. Çıkartıp ona da 20 milyon TL verdim. Hanifeler başımın püsküllü belaları. Kız kardeşimin adı, Hanife, Eşiminki de. Çalıştığımız bir firmanın telefon santralindeki arkadaşın adı da Hanife. Bitti mi hayır. Annemin kız kardeşinin ortanca kızının adı da Hanife'ydi. Geçen yıla dek işyerinde birlikte çalıştığımız bayan arkadaşın adı da Hanife'ydi. O bana dayanamadı Hollanda'ya kaçtı. Diğerleri direniyor. Geri

(12). Dört yataklı bir odanın gecesi 25 milyon TL. (E 1,601,000 TL), altı yataklı odanın ise bedeli 25 milyon TL imiş. Burada oda bedelinde kahvaltı yok. Böyle bir güzellik buralara gelmemiş. Yeme içme sorununu kalan kişiler kendileri çözmekteler bir şekilde. Geri

(13). Tahlisiye: Arapça kökenli bir kelime olup aslen Cankurtarma Ekibi demektir. İngilizcesi Lifeboat yada Salvage. Genel denizcilik anlamında denizde kazaya uğrayan denizci yada gemilerin kurtarılması işlemleri ile uğraşan ekibe denilir. Bak. Türkçe/Osmanlıca/İngilizce Redhouse Sözlük, 1997, Sf: 1082, İtfaiye kelimesi. Geri

(14). Tebdil-i kıyafet: yani giysi değiştirmiş, farklı giysilerle. Madem Türkçesi var. Niye bu ibare? Anlatıma en çok bu uyduğu için doğal olarak ;). Geri

(15). Van Aracı: Bu tip araçların arkası komple kapalı olur. Camsız ve koltuksuz. Çoğunlukla yük ve değerli eşyalar taşımak için kullanılır. Geri

(16). Ruhan Odabaş: İzmit'in yerel, Özgür Kocaeli Gazetesi'nde "Kocaeli'yi Dinliyorum" başlıklı köşesinde kentimizin siyasi, sosyal, kültürel ve çevresel konularını irdeleyen ve sorgulayan bir yazarımız. ruhanodabas@hotmail.com Geri

(17). http://www.community.webshots.com/user/erkankiraz8  Geri


Erkan Kiraz'ın fotoğraf arşivine aşağıdaki linlerden ulaşabilirsiniz.

http://community.webshots.com/user/erkankiraz

http://community.webshots.com/user/erkankirazi
http://community.webshots.com/user/erkankiraz2
http://community.webshots.com/user/erkankiraz3
http://community.webshots.com/user/erkankiraz4
http://community.webshots.com/user/erkankiraz5
http://community.webshots.com/user/erkankiraz6
http://community.webshots.com/user/erkankiraz7
http://community.webshots.com/user/erkankiraz8
http://community.webshots.com/user/erkankiraz9
http://community.webshots.com/user/erkankiraz10
http://community.webshots.com/user/erkankiraz11
http://community.webshots.com/user/erkankiraz12
http://community.webshots.com/user/erkankiraz13
http://community.webshots.com/user/erkankiraz14
http://community.webshots.com/user/erkankiraz15
http://www.trainweb.org/demiryolu
http://www.virtualtourist.com/erkankiraz
http://www.mtuncel.tripod.com/mustafatuncel/id24.html
http://groups.yahoo.com/group/bilgisayarveinternetguvenlik

site: Jean-Patrick Charrey, contributions & translation into Turkish by Erkan Kiraz

© Copyright Hakkı Erkan Kiraz'a Aittir. Her Hakkı Saklıdır.
Bu yazı ancak kaleme alanın izni alınarak tekrar yayınlanabilir yada dağıtılabilir.
© Copyrighted to Erkan Kiraz. All Rights Reserved.
This study may be re-copied or re-distributed only with prior consent of its Author.
Edited by Erkan Kiraz erkankiraz@yahoo.com on 18/08/02.



şifremi hatırlamıyorum
üye olmak istiyorum

Bu sayfayı arkaşıma gönder

 Otel ara



site içi arama


burası neresi?



en güzel fotoğraflar





İş Fikileri Düşünce Havuzu



Gerçek Safranbolu Lokumu


Linkler    Bize ulaşın    Üyelik    Acentalara özel    Otellere özel    Otelinizi ekleyin    Hakkımızda

© 1999 Gezi Notları