Şehrin gürültüsünden, kalabalığından ve gri görüntüsünden kurtulmak istiyorsanız, gökyüzünü binaların arasından görmek sizi rahatsız ediyorsa bu sayfalarda biraz vakit geçirin.
 Ana sayfa   Gezi notları   Bilgi paylaşımı   Geziler   Oteller   Yazılar   İpuçları   Doğa ve fotoğrafçılık

Abant   
Adada   
Adalar   
Adatepe   
Adrasan   
Ağva   
Aix en Provence   
Akyaka   
Aygır Deresi   
Ayvalık   
Belgrad Ormanı   
Bergama   
Bergama Antik Kenti   
Bozcaada   
Cumalıkızık   
Çandarlı   
Çiğdem Yaylası   
Çubuk Gölü   
Dalyan   
Datça   
Davlumbaz   
Doğançay   
Dupnisa Mağarası   
Efteni Gölü (Melen)   
Eğirdir   
Ercivan   
Erikli   
Göynük   
Güver Uçurumu   
Güzeldere   
Harran   
İğneada   
İnönü   
İznik   
Kanlıdivane   
Karacaören   
Kartalkaya   
Kartepe   
Kastro   
Kazkıran   
Kefken   
Kıyıköy   
Kızkalesi (Korykos)   
Madenderesi   
Ménerbes   
Mor Mihail Kilisesi   
Mudurnu   
Öküzovası   
Polonezköy   
Safranbolu   
Salon de Provence   
Sapanca   
Serindere   
Spil Dağı   
Sülüklügöl   
Sünnet Gölü   
Şirince   
Taraklı   
Tirilye (Zeytinbağı)   
Uludağ   
Uzunköprü   
Yedigöller   
Zinciriye (Sultan İsa) Medresesi   
Detaylı liste için tıklayın  

Mavi Bayraklı Plajlar 

Gezip görüklerim, duyup yazdıklarım
Erkan Kiraz
erkankiraz@yahoo.com
 
Diğer yazılar

Yazar hakkında:

1957 yılında İzmit, Derince'de dünyaya gelen Erkan Kiraz evli ve iki çocuk babasıdır. Adapazarı, Toyota Otomotiv'de İthalat ve İhracat uzmanı olarak çalışan yazarımız iyi derecede İngilizcesinin yanında, Almanca ve  Fransızca dillerine aşinadır.

Erkan Kiraz, gezilerini kaleme almakla ilgili düşüncelerini şöyle özetliyor:

Amacım sahip olduğumuz doğal, çevresel, sosyal ve kültürel değerlerimizi görüntü ve yazı ile kayda geçirmek ve gelecek nesillere kalıcı bir şeyler bırakmaktır. Yazılarımı "Deneme Yazıları" olarak kaleme alıyorum. Yazma ve görüntüleme ilkem; duyup dinlediklerimi, ilk intibalarımı, bizzat yaşadığım deneyimlerimi, yaptığım araştırmalardaki bilgilerle harmanlayıp yazmak ve "Ne görüyorsam o" şeklinde görüntülemektir.
Oylat Macerası

Sabahın Köründe Telaş

Sabah erken kalkmak için saati ve cep telefonumuz saat 06:00'ya ayarlamıştım ama akşam geç yatınca kalkmak ne mümkün! Haftanın yorgunluğu ve rehaveti var üzerimde. Kızım Bengisu da mızmızlanıyor kalkmamak için. Ablam geç kaldığımızı düşünerek telefonu çaldırıyor. Akşamdan sözde hazırlık yapmıştık.

Gerekli gördüğümüz eşyaları çantalara doldurmuştuk. Neler yapacağımı not defterime yazmıştım. Haritalar, ruhsat, ehliyet, not defteri, pillerin şarj edilmesi, şarj aletleri, kahvaltı malzemeleri, arabanın kilometre saatini sıfırlama.. Ama her şeye rağmen sabah telaşı. Geç kalmışız yola çıkmak için. Cumartesi sabahının trafiğine dalacağız. Ablamı Derince'den alacağız. Yol üzerinde Bahçecik sapağından sonra depoyu dolduracağız. Her ay gelen ve sayılarını unuttuğumuz, zamlı kurşunsuz benzinle. Yeni hükümetin üçüncü zam sonrası (1).

İşyerimiz Toyota'dan diğer arkadaşlarda başka bir araba ile Adapazarı'ndan yola çıkacaklardı. Ya Bilecik üzerinden yada Sakarya Vadisi'ndeki Mekece üzerinden başlayacaklardı yola. Her hali karda takip edecekleri yol dümdüz ve sorunsuz olacaktı ta İznik'e değin. Benim izleyeceğim yola göre uzaklığı, iki kat daha fazlaydı ama sorunsuzdu.

Ben ise çaresiz Yalakdere-İznik Yolu'nu alacaktım. İzmit üzerinden giderken Yalova-Bursa-İnegöl'e giden yolu takip etmek çok fazla yol gitmek demekti. İzmit'ten İznik'e giden yol nereden başlanırsa başlansın mutlaka yolların birleştiği Kızderbent'e ulaşıyordu. Altınova-Kaytazdere-Ayazma-Valideköprü yolu çok harikaydı. Karamürsel-Karapınar-Akçat yada Karamürsel-Karaahmetli yolları da güzeldi ama mutlaka Karamürsel'e dek D-100 üzerinden gitmek gerekiyordu. Bu güzergahta sabah trafiğine girmek gerekiyordu. Ben İhsaniye-Sofular-Akçat-Yalakdere Yolu'nu almaya karar verdim.

Zirvelerdeki Pus ve Sis

İhsaniye Yolu'na girdiğimizde saat 08:30 olmuştu bile. Yaklaşık dört saatlik yolumuza geç başlamış olduk. Sofular Köyü'ne dek rahat gittik. Ama o da ne! Her taraf sanki bulutlar altındaydı. Bu kesimden itibaren vadiden ilerleyen yol zirvedeki dağ silsilesini geçmek için aniden yükselmeye başlıyordu. İşte yükselmeye başladığımızdan itibaren sis ve pusun içinde ilerlemeye başladık. Hızımı kesmek durumunda kaldım.

Bir yanda sis ve pus bir yanda da kışın devam eden ağaç kesimi nedeni ile yollar çamura dönüşmüş yol diğer yandan. Yol kenarları düzensiz kesilmiş ağaçlarla yığılı, bir tür Camel Trophy'deyim sanki. Tüm tepeleri tıraşlamışlar. Kesilen odunları ise yolun kıyısına dizmişler. Yol daralmış. Aralarından geçmeye çalışıyorum. Dışarıda hava sıcaklığı sabahın 08:00'de 70 filandı. Senaiye Köyü (Başkiraz) ve Akçat. Akçat'ı teğet geçip Avcıköy (Merdiğöz) üzerinden Yalakdere'ye ulaştık.

Dışarıda her şey ıslak. Sanki çisil çisil yağmur yağıyor. Yalakdere merkezde açık bir kahvehane önüne arabamı park ediyorum. Ablam akşamdan "Macır Böreği" yapmış. Rahmetli annem çok iyi yapardı bunu. Yemede yanında saklan örneği. Parmakla dikkat. Börek neredeyse koca bir torba dolusu. Kahve de soba yanıyor. Müşteriler neredeyse hep yaşlı kişiler. Dükkanların kapılarında ekmekleri dolaplara dizen sahipleri. Ekmek dolapları kapıların yanında. Sıcak çaylar geliyor. İçerisi sigara dumanı kaplı. İçeridekiler tek tek hoş geldiniz diyorlar. Köşede iki yaşlı kişi Bulgarca konuşuyor. Alıştıkları dili unutmamışlar ve alışkanlıklarını sürdürüyorlar.

Ablamla kızım Bengisu kahvaltılarına devam ederken ben dışarı çıkıp kış görüntüleri almak istiyorum. Peşime sokak köpekleri takılıyor. Ürküyorum. Dışarıda gezinen köylüler korkmana gerek yok. Karınları aç, senden yiyecek bekliyorlar diye beni sakinleştiriyorlar. Dışarıda hava farklı. Burası çanak örneği bir bölgenin tam dibinde yer alıyor. Çevresi dağ tepeleri ile çevrili. Belde eski bir olasılıkla Rum yerleşim yeri. Çünkü Büyük Mübadele'de Bulgaristan'dan gelen Türkler buraya yerleştirilmiş. Çoğunluk Bulgar Türkü. Beldenin içinden bir çay geçiyor. Çayın güney ve kuzey taraflarında biçimlenmiş Yalakdere. Ahşap eski yapılarla yeni çarpık ve biçimsiz beton yapılar arasında kalmış belde. Eskinin güzelliği neredeyse kaybolmak üzere.

İznik Gölü'ne Kuşbakışı

Yalakdere'den sonra ilk yer Valideköprü. Burası iki açıdan dikkat çekici. Birincisi adını aldığı ve Osmanlı sultanlarından birisinin kızı tarafından, kendi gücü ile yaptırdığı eski, tarihi bir köprüye sahip olması. Adını da bu köprüden alıyor. Köprü bir ana kemer ve yanlarda yer alan iki küçük kemerden oluşuyor.Arada kalan ayakların önlerinde yani suyun akış tarafında koçbaşı yada mahmuz yapılmış. Kışları suyun akış hızı ve debisi arttığında, suyun ayaklara zarar vermesini engellemek için. Bu mahmuzlarla su yarılmış oluyor.
Kocaeli'ye bağlı en güney uçta yer alan Kızderbent (Kızılderbent yada Devran) yer alıyor. Bu belde iki mahalleden oluşuyor. Çayın doğu ve batısında biçimlenmiş bu belde. Ancak Yukarı Mahalle ve Aşağı Mahalle arasından bir çekişme var. Buradan geçişlerimde her iki mahallede de mola vermiş öykülerini dinlemiştim. Yukarı Mahalle camisi bahçesinde ulu bir çınar ağacı var. Yazları burada mola verip çay içmek çok harikadır. Her kes size hoş geldin der. Kafalar size doğru çevrilir. Yüzlere tebessümler yayılır. Böylesi sıcaklıkları her yerde bulamaz insan. Buradan sonra Bursa İl Sınırı'na girilir. İlk köy Bayındır Köyü'dür. İçinden geçilir. Ama yazları burada dar yol kıyısında durup kısa bir mola vermek çok harikadır. Çok tarihi bir camisi ve yol kenarı yalaklı bir çeşmesi vardır. Yeşile boyanmış (2).

Bayındır'dan sonra toprak yapısı değişir. Taşlık ve kayalık dağ tepeleri. Yol artık zirvelerde ilerle. Ta İznik Gölü çukurluğu kıyısına dek. Bayındırdan sonra çevrede belirmeye başlayan zeytin bahçeleri dikkat çeker. Dağların zirvelerinde dolaşmak çok harikadır. Bunu içinizde hissedersiniz. Yolu etrafında gözlediğiniz sadece yuvarlaklaşan doruklardır. Ve birden yüksekliğin sonuna ulaşılır. Karşımızda İznik vadisi ve ortasında İznik Gölü. Yol kenarında aracı park edebilecek kadar yeterli cepler var. Her kez bunlardan birisinde duru ve manzarayı izlerim. Yine durakladık. İzlemek, hissetmek ve görüntülemek için. Kıvrılarak inen yol. Etrafı alabildiğine zeytin bahçeleri. Görünen yemyeşil zeytinlikler. Aslında aralarında bir sürü meyve bahçeleri ve sebze alanları, üzüm bağları var. Ama görünen sadece zeytinlikler. Birde kesişme beldesi Boyalıca. Boyalıca yıllar geçtikçe genişleyen ve büyüyen bir belde. Görüntüsü harika yukarılardan. Boyalıca'nın doğusundan bir yerlerden göle akan derenin oluşturduğu delta ve göl kıyısında oluşan adacık çok belirgin.

Boyalıca-İznik Yolu

Boyalıca'ya iniyoruz. Zeytinlikler arasından kıvrılarak inen yolla. Buradan doğuya döneceğiz. İznik Yolu'na. Boyalıca İznik-Orhangazi ve Yalakdere-Karamürsel Yolu üzerinde. Yukarıdan inen yol, sahili paralel geçen yola T harfi biçiminde birleşiyor. Delikanlılık çağlarımda İngilizce'yi sokaklarda, denizcilerin peşinde koşarak öğrenmeye çabaladığım yıllarda. Kaç kez gelmiştim İznik'e. En rahatı kiralık bir araçla Karamürsel-İznik Yolu ile gelmemizdi. Diğerlerinde çok zahmet çekerdik. İlkin İzmit'ten Karamürsel'e gidilir oradan Orhangazi'ye ulaşılırdı. Orhangazi o zamanlarda küçücük bir belde idi. Bursa Yolu üzerinde yer alan İznik Sapağı'ndan kalkan Orhangazi-İznik otobüsleri ile İznik'e giderdik. Denizci ve turistlerin ellerinde, nasıl ve nereden bulduklarını anlayamadığımız kitaplarla bölgeyi bizden daha iyi bilirlerdi. İznik'te nelerin olduğunu ben onlardan öğrenirdim. Elleri ile koymuş gibi arayıp bulurlardı.

İznik'te Mola

Boyalıca'dan İznik Yolu'na girince kızıma arkadaşları aramasını rica ettim. Aradı. Konuştuk. Aldığımız yanıt beni şaşırtmamıştı. "Ağbi biz Oylat'tayız.." Tamam görüşürüz dedim. Saat 11:00 suları. Konuşmamıza göre İznik'te buluşacaktık. Sabah saat 07:00'de yola çıkarsak bu olanaklıydı. Ama onlar çoktan Oylat'a ulaşmışlardı bile. Yapacak bir şey yoktu. İşin keyfini çıkartarak devam edecektim. İznik sevdan çok eskilere dayanıyordu. İlk gittiğimizde büyülemişti beni. İlk kez bir okul gezisi ile gitmiştik. Aklımda Yenişehir Kapı, Kırgızlar Türbesi, Yeşil Cami ve o zamanlar pejmürde bir müze olan Nilüfer Hatun Müzesi ve Lefke Kapısı aklımdan çıkmıyordu. Yeşil cami ile Nilüfer hatun İmareti'nin minarelerine çıkmamıza izin vermişlerdi. Şimdi izin verseler de nasıl çıkılır onca dönen merdiven! İkinci gidişim yine bir okul gezisi ile olmuştu. Sonraları ise ben bir denizci yada turist bulunca gitmiştim.

Ailecek gidişimiz ise depremden sonralarıydı. Evimiz yıkılmış ve kiralık bir evde oturuyorduk. Kızlarım bir sokak kedisini almışlardı. Evimizin kedisi olmuştu. Adını Felix (3) koymuştuk. Daha iki haftalıktı. Onu da bir kutu içinde götürmüştük. Geçen sene tekrar gitmiştik. Burada bir hafta sonunu geçirmek inanılmaz harikaydı. Sanırım gelecek yılda bir hafta sonu buraya geleceğiz. İznik'te oluşan değişimiz izleyebilmiştim. Bu olanak beldenin göç almaması ile ilgiliydi. Değişim çok yavaş ve azdı. Bir yandan da korunuyordu. Ayasofya Müzesi önlerinde aracımızı park edip ablamın makinesine film aradık. Ablamda babam ve kardeşlerimle gelmiş daha önceleri buraya ama o denli etraflı bilmiyor. Kısmet olursa gelecek yıl onu da getireceğim. İznik'e gelişlerimizde çevreden sadece Yenişehir kalmıştı gitmediğim. Elbeyli, Abdülvahap Türbe Tepesi ve Orhangazi Yolu ile Gemlik. Ama gölün güney tarafında uzanan Bursa ve Yenişehir yollarına hiç gitmemiştim. Yanı başındaki Yenişehir'e gitmek hep özlem olarak kalmıştı bende (4) .

Yenişehir Yolu

İznik trafik olarak çok düzenli bir belde. Yerleşimi de çağdaş. Bu nasıl olmuş bilmiyorum. Akıl sır ermiyor. İznik'teki yerleşim düzenini başka bir yerde görmek olanaksız Türkiye'de. Yolların, sokakların ve caddelerin bir birini dikine kestiği, bir cadde yada sokaktan bakıldığında en ucunun göründüğü neresi vardır Türkiye'de! Hele Abdülvahap Türbe Tepesi'nden kuş bakışı bakarsanız İznik'e tepeye uzanan yolun beldeyi dikine göle dek kestiğini görürüsünüz. Sanki cetvelle çizilmiş yol. Bu kadarı da bizde olmaz dersiniz.

Beldeyi ikiye ayıran ana yola devam edince kendinizi Yenişehir Kapısı'nda bulursunuz. Sağ tarafta en son Kırgızlar Türbesi (Kırkızlar) yer alır. Yol sağa döner ve dümdüz batıya doğru uzanır. Yolun sol tarafında beldenin bazı hükümet yapıları yer alır. İleride sağda Yalova ve Bursa sapağı vardır. Siz devam edersiniz göl sağ tarafta kalmıştır artık. Bir süre sonra düz ilerleyen yol son bulur. Bu kesimden sonra İznik ile Yenişehir arasında yer alan dağları doruklarını aşmak gerekir. Ne kadar bir tırmanış yapıldığı çıkılırken anlaşılmaz. Bunu anlamak ve ürpermek için aynı yolla dönmeniz gerekir. Dönüşte hava aydınlıksa uygun bir yerde duraklayıp göl ve vadi manzarasını izlemek atlanmayacak bir durum.

Ben dönüş için kararsızım. Farklı yoldan dönmeyi arzuluyorum. İki olasılık var. Birisi aynı yolla geri dönüp İznik-Sakarya Yolu'nu almak ve platoda ta Mekeci'ye dek uzanan yoldaki güzellikleri ablama ve kızıma izlemek. Diğeri ise benim merak ettiğim Bilecik-Eskişehir Yolu'nu almak ve Sakarya Vadisi üzerinden dönmek. Ama bu Oylat'a varışımıza ve orada geçireceğimiz amana bağlı.

Yenişehir, Buram Buram Osmanlı Kokuyor

Söylemiş ve Ayaz'ı geçip Yenişehir'e varıyoruz. Yenişehir bir tepeyi aştıktan sonra ulaşılan bir düzlükte kurulmuş Çok eski bir yerleşim yeri. Osmanlı beldesi. Her şeyi ile. İşaretlere kanıp belde merkezini atlayarak geçen yola dalıyorduk. Bir amcanın önerisi ile merkeze girdik. Uygun bir yerde mola verdik. Kızım çok susamıştı. Hemen yanımızdaki marketten su tedarik ettik (5).

Şöyle bir göz atayım diyorum ablamla Kızıma. Pek duraklamak istemiyoruz aslında. Arabadan inip yolun karşısında bakınca tarihi bir cami görüyorum. İlk kubbe denemesinin yapıldığı bir cami. Tamamen taştan. Adı önünde yazılı değil. Bilgi verici tabelası yok. Çınarlı Camii imiş adı. Önünde, batı köşesinde satıcı tezgahları var. Cami arkası ve batı tarafı sokak. Ana caddeyi biraz aşağıya iniyorum. Başka bir cami. Balibey Camisi. Tarihi Beş Mihraplı Çarşı camisi. 15. Yüzyıldan yapılmış. Ön tarafında mezbele görüntülü bir lostra bölümü yapılmış. Yanında kamyonet ve arabalar park etmiş. Sağ tarafta ise yeşillik satan bir seyyar tezgah.

Sonraki Tarihi Çarşı Hamamı. Hamamın alt sokağında ise bayanlar için bir giriş bölümü var. Yazısında "Saunalı, göbek taşlı ve havuzlu" yazıyordu. Ne garip, Saunaya öykünen bir Osmanlı Hamamı. Sauna bir Fin Hamamı aslında. Türk Hamamı'nın içine girmiş olması şaşırtıcı bir Saat Kulesi. Alt bölümünde Cumhuriyet Alanı yazıyor. Güney-doğu taraflarda arka sokak içinde başka bir cami. Tabelasında 14. yüzyılda yapıldığı yazan Orhangazi (Ulu) Camii yazan tarihi ibadethaneyi görünce içim iyice acıdı. Neredeyse hiç değişim geçirmemiş Yenişehir'de olanlarla tamamen tarihi mirasını yitirmiş kentim İzmit'te durum aynıydı.

Tüm kutsal mekanlar, camiler, hamamlar ve benzeri yerler cascavlak ortada bırakılmışlardır. Ne bir saygı ne bir hürmet. Bu kent plancılarının, yerel yönetimlerin ve adı kendilerinden makul "anıtlar ve eserleri koruma kurulu"nün hatası değilse kimindir acaba? Bir de bizlerin. Siz ülkemizde bir iki istisna dışında tarihi mekanların çevresinde saygı ve itibara benzer bir şey görebilir misiniz acaba? Yanından sokak, cadde, yol geçmeyen, yanı başına mızrak gibi saplanmış özel konutlar olmayan, etrafında araç park edilmemiş, pejmürde seyyar satıcı ve sabit tezgahların, salaş indirme yapıların olmadığı bir Allah'ın Evi yada başka bir tarihi mirasımıza rastlayabilir misiniz? Yanıt hayır olacaktır. Peki biz değil miyiz şanlı geçmişine, dinine ve dini mekanlara inanılmaz bağlılık ve hürmet besleyen? Yada siz hiç Batı'da yada eskilerin Doğu Bloğu ülkelerinde bizdekine benzer örneklere rastlayabilir misiniz? Etrafı yol olan bir şapel, kilise yada Katedral var mıdır?

Alanyurt ve İnegöl

Yenişehir'den ayrıldıktan sonra yol ovada upuzun gitmektedir. Yolun solunda kalan bazı iç köyler var. tabelalarında adlarını okumak olanaksız. Bu ovadan sonra İnegöl'ün bir tür varoşu olmuş Alanyurt'a varmadan önce başka bir doruğu aşmak gerekiyor. Bu kesimden akan bir çay var. Sanırım Hamamlı Çayı Düzensiz. Toprak yapısı bu kesimde değişiyor. Kayalık ve yalçın tepelere ulaşılıyor. Yolun sağ tarafında içerlerde yan yana köyler var. Gelecekleri tehlikede. Boğazkesen denilen alan. Bu kesime sulu tarıma geçilmek için yada çayın çevreye verdiği zararı azaltmak için olsa gerek bir baraj yapılıyor. Baraj bendi daha yapım aşamasında. Boğazkesen Barajı. Baraj su tutmaya başladıktan sonra köyler ve arazileri su altında kalabilir. Sanırım önlemini almışlardır aynı Urfa Zeugma Alanı gibi. Tırmanıştan önce tıpkı İznik-Yenişehir arasında kalan zirvede olduğu gibi "Zorunlu Zincir" tabelası var. Bu kesimden itibaren Alanyurt düzlüğüne dek yolun yanında yol genişletme çalışmaları yapılmış.

Alanyurt aşağılardan insanı şaşırtıyor. İlk göze çarpan bitmiş yada bitmemiş kooperatif apartman blokları. Tepe aşıldıktan sonra ise yolu sol tarafında kalan apartman mezbelelikleri gözlerinizi yorar. Nispeten de olsa bu kesimde bir düzen olmasına kaşın ileride İnegöl Ovası yürekler acısı. Alanyurt ile İnegöl bir birine geçmiş. Ayırmak olanaksız. Sağ tarafta kalan ova kuzeye doğru kirli hava altında ilerliyor ama görmek olanaksız. Batı taraflarında yükselen dağ tepeleri de kirli hava ve pus altında. Yolun güneyi yani sol tarafı ise düzensiz, bitmemiş tek, yada birden fazla katlı beton ve tuğla renkli yapılarla dolu. Her taraf çamur, pislik ve mezbelelik. İnsanlar salkım saçak yol kenarlarında, yolun etrafı tek kelime ile iç karartıcı. Nerede çocukluğumun güzellikleri diyorum.

İnegöl ve Ankara Yolu

Ova tamamen sanayi yapıları ile dolu. Bacalarından gri, koyu siyah ve bulut renginde dumanlar çıkıyor. Kimler katletmiş diye geçiriyorum içimden. Ama bunun yanıtı hiç bir yerde yok. İzmit'te körfezin güney ucu da gitti artık. Sıra geldi Körfez ile Sapanca Gölü arasındaki yemyeşil vadiye. Bu kesimde bir kanser gibi ilerleyen sanayi yapıları ile doluyor. İnegöl Ovası'nın tarım alanından sanayi alanına kimler çevirdi? Bu izinleri kimler verdi? Bu sanayi kuruluşlarının sahiplerinin hiç vicdanları yok mu? Ne yaptıklarının farkında değiller mi? Hani nerede ticari işletmelerin insanlığa ve çevreye duydukları saygı ve hürmet? Nasıl katledilir böylesi yemyeşil bir ova?

Çocukluğumun "Eynigöl"ü. Babam tarafı "Eynigöl" derlerdi buraya. "Manav" yada "Yörük"lebin şivesi biraz farklıydı. Çocukluk yılları. Babam Derince Limanı'nda marangozdu. Tahmil Tahliye Marangozu (6). Liman TCDD'ye bağlı olduğundan çalışanlara yılda bir kez kullanılmaz üzere Permi (7) verirlerdi. Tüm Türkiye ve Avrupa'da geçerli. Babam gidemeyeceğimizi bilmesine karşın pek severdi bu biletin Avrupa Demiryolları Hattı'nda de geçerli olmasından. İnegöl'e giderdik. Bilecik, Eskişehir yada Vezirhan'a dek. Oradan otobüslerle İnegöl. Otobüsler burunluydu. Yollar toz duman. Daracık. Bir aracın zor geçtiği. Ama yollarda şimdiki trafik nerede çocukluğumda. Halil Şahin eniştem. Büyük halamın kocası. İnegöl'de şimdilerde yerini kestiremeyeceğim yol üzeri bir yerde Benzin İstasyonu işletirdi. Yazları onlara ziyarete giderdik. Otobüs yol üzeri durup bizi indirirdi. Benzinlik yolun, gelişimizde alt tarafında kalırdı. Geri dönüşte yine yakın bir yerden binerdik. Bu kez yolun karşısına geçmezdik. Küçücük bir beldeydi İnegöl. Yemyeşil ova içinde kerpiçten yapılma bahçe duvarları içinde yer alan evleri ile ne harikaydı. Bugünkü Osmaneli kadar küçük bir yerdi. Yada İnegöl'den sonra Akçasu yada Hamamlı kadar bir yer.

Çocukluğumdan beri hiç gitmemişim İnegöl'e. İnegöl önemli geçiş yolu üzerinde olmayan bir yer. Çoğu kişi buraya uzun yıllar gitmemiş olabilir. Yolunun düşmesi gerek buralara. Yada benim gibi bir neden bulması gerek. Bende Oylat'a gitmeye niyetlenmişim. Yoksa neden gideyim İnegöl'e. Neyse Alanyurt'dan salınarak inen yol beni doğrudan dörtyol ağzına götürdü. Sağ tarafta yani kuzeyde Bursa Yolu. Güneyde ise Ankara Yolu. Ben dosdoğru İnegöl şehir içine yöneldim. Ama tereddüt edince sağa çekip bir bilene sordum. Olmaz siz Ankara Yolu'na dönecek oradan devam edeceksiniz dedi. Öneriye uyduk ve geri döndük.

Domaniç, Tavşanlı ve Tahtaköprü Yol Ayrımı

Eskişehir Ankara Yolu üzerinde bir süre ilerledim. Bir benzin istasyonunda mola verip Oylat Sapağı'nı bir kez daha sordum. Tarifi dikkatlice dinledim. İleride Domaniç, Tavşanlı ve Tahtaköprü yol ayrımından ayrılıp devam ettim. Toprak yapısı hep aynı. Heyelanlı ve kaygan. Toprağı tutan ağaçlarda yok. Dağ taş tarım alanı yapılmış. Ormanlar tıraşlanmış. Yağmurlarla toprak akıp geliyor. Sularla çaya ulaşıyor ve toprak yer değiştiriyor. Bu kesimde yol çok harika. Yeni genişletilmiş. Dikkat edilirse yolun üst taraflarında izlerine rastlanan eski yolun bazı kesimleri kalmış. Tatlı bir sürüşle Oylat Sapağı'na eriştik. Tabelanın altında beyaz üzerine siyah harflerle "Gündüzlü, Bahriye, Hilmiye ve Sadet" yazıyordu. Oylat bu sapaktan 11 km. Ama hız 60-70 arası. Daha hızlı gitmek olanaksız. Yada ben öyle düşünüyorum. Beni sollayan araçlar uçup gidiyor. Onların gizli kanatları olsa gerek. Bu sapakta bir köprüden geçiliyor. Bu çaya Oylat Vadisi'nden akan çay burada birleşiyor. Çevre değişmeye başlıyor. Yapraksız ağaçlar sıklaşmaya başlıyor bu vadide.

Hilmiye Köyü

Yol Oylat Çayı'nın doğu yamaçlarında ilerliyor. Görüntü çok harika. Toprak yapısı aynı. Kayalık ve taştan eser yok. Kaygan toprak. Çoğu yerde akan toprağın izleri var. Hilmiye Köyü'ne ulaşınca durum biraz da değişiyor. Ağaçların kesildiği yada doğanın kendi dengesi içinde biçimlendirdiği yerlerde, tepe ve yamaçları arasında sarı yada kil renkli bölümler dikkat çekici. Köy evleri ahşap ve kerpiçten. Manav evleri yada muhacir evleri benzeri. Etraflarında büyük kerpiç duvarlar var. Ana bahçe giriş kapıları geniş. Hayvanların ve araçlarına giriş kolaylığı sağlayacak kadar. Köye göre oldukça görkemli olan caminin güney tarafındaki sokağa aracımızı park ediyoruz.

Köy kahvesi, muhtarlık ve tarım kalkındırma kooperatifi aynı yapı altında toplanmış. Bu sokaktan içeri devam ediyoruz. Oylat Çayı kıyısına. Ama bundan önce bizi büyüleyen Sivri Kaya'nın sarp kayalıkları ile yer aldığı vadiden gözlerimizi ayıramıyoruz. Sivri Kaya'nın zirveleri bulutlar ve sisler altında. Görüntüsü görkemli ve heybetli. Büyüleyici. Sanki kendine çekiyor insanı. Heyelanlı toprak yapısına sahip bölgede topraktan fışkırmış bu yalçın kayalıklar inanılmaz. Ortada derin vadi. Kayalıklar sarı kırmızı ve kahverengi karışımı renkleri ile parlıyor. Doğu tarafta kalan yamaçlarda ise heyelandan kayan toprak zıtlık oluşturuyor.

Caminin batı tarafından çay akıp gidiyor güneye doğru. Adı Oylat Çayı. Hamamlı Çayı'na bağlanacak Oylat Sapağı'nda. Burada bir salaş balık restoranı var. Çayın üzerine, biraz bel vermiş gibi asılı duran köprü yapmışlar. Yapı çayın diğer tarafında. Beton bir köprüden karşıya geçiyoruz. Köy yoksul. Tarım ile geçiniyorlar. Ama Oylat'ın çekiciliği kadar Hilmiye Köyü'nün de doğal zenginliği var. Bundan yerleşikler yararlanabilir. Köyde sadece tarım kalkındırma kooperatifi var. Oysa devlet, yerel yönetimler yada STK'lar bir el atsa ne şirin bir köy olur burası. Selçuk yakınlarında yer alan Şirince gibi. Ahşap konaklar aslına uygun onarılsa. Pansiyon yada ev olarak kiralanabilecek hala dönüştürülse. Köylülere düşük faizli, uzun vadeli krediler sağlansa. Onlarda bir kavrasalar böylesi bir dönüşümle güzelliklerinin ve çevre değerlerinin korunmasından yaşamlarını sürdürecek gelir elde edebileceklerine. Doğa severler, trekkingciler, yürüyüş severler, dağcılar bunu bilse. Gelseler burada konaklasalar hafta sonları.

Hilmiye Köyü'ne vadide yer alan doğal oluşumları ve sarp kayaları sunmak ve güzelliklerini paylaşmak yeter. Genç kız ve erkeklerin geleceklerini burada görmeleri neleri değiştirmez ki bu şirin köyde. Gözleri gibi korurular her şeylerini. Ama bu tür düşünme, çaba ve uğraş var ne devlet kurumlarında ne de STK'larda.

Oylat Yolu

Hilmiye Köyü'nden Oylat'a ulaşmak için vadide yer alan kayalıkların zirvesine tırmanmak gerekiyor. Sivri Kaya. Köyün içinden ilerletip daha kuzeyde kıvrılan yolda yavaş ilerlemek gerek. Yoksa güzelliklerin zevkini kaçırabilir insan. Dar yolun belirli yerlerinde yer alan ceplerde duraklamak olanaklı. Her bir duraklama görüntü almak, çevrede yer alan ormanları, kayan toprakları, farklı renkteki doğal toprak katmanlarını ve zirvesi bulutlar altındaki Sivri Kaya'nın kayalıkları izlemek için farklı açılar sunuyor. İlk yamaçlara değin vadiyi izlemek olanaklı. Aşağılarda sıra halinde yer alan yaşlı ağaçlar. Yumuşak bir yürüyüş yapmak için çok uygun arazi. İnsanın arabam şuracıkta dursun bir inip çıkayım diyesi geliyor. Ama denense o denli kolay olmayacağı açık.

Daha ileride yol birden dikleşiyor. Virajlar ve dönüşler çok keskin. Bazı bölümler ise 75 derecelik bir eğime sahip. Bunu çıkarken anlamak olanaksız. Ama dönüş yolunda insanın yüreği pır pır ediyor. Ya kayarsam, ya yağmur yağsa ve yolda su birikse diye. Hele kışın karlı havada buzlanma ile bu yolda sürüşün ne denli tehlikeli olabileceğini düşünüyor insan. Bu dik tırmanışı aşmak gerekiyor. Yol yavaş yavaş aşağıdan hayranlıkla izlenen yalçın kayaların yer aldığı yamaçların batı tarafına ulaşıyor. Yukarıdan bakınca görkemini kaybediyor adeta. Burası sarp bir geçit. Doğa burada bir harikalar zinciri oluşturmuş. Kayalar vadiden göklere doğru yükselmiş. Eskilerin deyimi ile tam bir derbent. İzmit bölgesinde çok yere bu ad verilmiştir. Kızderbent, Büyükderbent yada sadece Derbent gibi. Tepeye ulaştıktan sonra yamaçlar ve vadiler alabildiğine ağaç. Yeşilin adı unutulmuş. Sadece zeminde kahverengi renk hakim. Aralarda yeşilliğini koruyan tek tük çam ağaçları ve sarmaşıklar. Bazı fundalıklar. Gerisi kızıl ağaç, kestane, gürgen ve meşe. Meşe ağaçları üzerlerinde kalan dökülmeyene yapraklarından fark edilebiliyor kolayca.

Tepeden sonra yol aynı eğimle kuzeye doğru salınmaya başlıyor. Vadi yolun sağ tarafında kalıyor. Derenin doğu tarafı sıra sıra irili ufaklı yamaç ve vadilerle dolu. Her yer aynı türden ağaçlarla kaplı. Toprak kaymaya çok uygun. Kısım kısım kendiliğinden, kökünden devrilip aşağılara yuvarlanmış iri ağaçları fark ediyor insan. Bir süre hayran hayran etrafı incelerken her bir ağızdan farlı hayranlık ifadeleri dökülüyor. Bayılıyorum vadiye.

Oylat Ne demek?

Oylat'ın ne demek olduğunu bilmiyordum. Bildiğim ve aklımda kalan çok farklıydı. İlginç bir adı vardı. Bir de yöreye kıymet bindiren termal kaynak suları. Termal ne demek o halde? Doğal sıcaklığa ve bazı mineral karışımlarına sahip kaynak suyu. Bundan dolayı buraya özel teşebbüs çeşitli yatırımlar yapmış. İlk girişte sağ tarafta kalan Orman Bakanlı Dinlenme Tesisi var. Onun hemen önünde yer alan bir tabela. Oylat. Geri planda ise ağaç bir levha üzerinde "Orman Genel Müdürlüğü, İnegöl Orman İşletmesi, Oylat Dinlenme Tesisi" yazıyor. Altında yer alan beyaz bir levhada ise "Oylat'a hoş geldiniz. Otopark ücretlidir" yazıyor. Ama bu uyarı sanırım yazları geçerli. Şimdi park derdi yok. Aşağıda yol kıvrımında ne görkemli ve değişik görünüyor tepe. Renk renk tesisiler, oteller ve eklenti yapıları. Bir borunun ucundan fışkıran köpüklü su. Buharların yükseldiği ağaçlık kesim.

Arabamı Orman Bakanlığı Tesisi önünde park ediyorum. Sol tarafta bir alan var. Onun kuzey köşesinde minyatür bir su çarkı. Yavaşçana dönüyor. Salaş baraklardan bir adam çıkıyor. Kafamı kaldırınca alabalık tesisleri olduğunu okuyorum. "Buyrun" diyor adam. Ne var diye soruyorum. "Alabalık ve ızgara çeşitleri", iki yetişkin ve bir çocuk kaça doyarız diye soruyorum. "Balığın tanesi üç, salata üç milyon, diğerlerine bakarız" diye yanıtlıyor. Teşekkür ediyorum. Görüntü almayı sürdürdükten sonra ablamın ve kızımın yanına dönüyorum. Onlar yol kenarında bulunan başka bir baraka benzer dükkan önünde sepetlere bakıyorlar. Kızılcık ağacından örülme sepetler. Boy boy. Farklı bedellerde.

Oylat'ın yakınında Saadet Köyü yer alıyor. Gitmedik ama tabelalarda öyle yazıyordu. Osmanlı zamanlarında buralarda yer alan termal sular Saadet'e aktarılıyormuş. Ama ilk hamamın bulunduğu yerde kazı çalışmaları yapılırken bazı Roma dönemi sikke ve küplere rastlanmış. Oylat adı Ölyat kelimesinden geliyormuş. Ama bu pek inandırıcı değil. Anlatılan öyküde geçiyor bu ad. Neymiş efendim Bizans zamanlarında yörenin hakimi Tekfur'un (Bizans prensi) kızı hastalanmış. Hekimler çare bulamamışlar. Kızı alıp bu termal suların aktığı yere getirip bırakmışlar. Burada "öl de yat" demişler. Bunu Türkçe mi söylemişler? Ha bunu öyküyü oluşturanlara sormak gerek. Kız buradaki sularında yıkanmış ve derlerinden kurtulmuş.

Oylat'ta Ne Var?

Kızıma Alp Yıldırımalp'i aramasını söylüyorum. Arıyor. Telefon hemen açılıyor. Bunu ben beklemiyorum. Biraz şaşkın, hangi vadidesiniz diye soruyorum. Biz yukarıdayız. Yokuşu takip ederseniz bizi göreceksiniz diyor. Arabamız tesisin önünde. Bakınca görürsün. Bordo renkli, 54 plakalı araç. Dönüp bakınca görüyorum. Bizde aracı onların aracına yakın park ediyoruz. Yukarı yürüyerek gideceğiz. Tepe çok dar bir alan sahip. Orta yerde bir boşluğa sahip. Etrafı tesisi ve otellerle kaplı. Yeterince araç park alanı var. Ama yazları yetmediğinden eminim. Bir çok yerde "Burada Piknik Yapılmaz" diye uyarı levhaları var. Demek ki yazları hafta sonu ve tatillerde buraya fala bir insan akını oluyor.

Yokuş yolun hemen solunda, yolun başından başlayan bir otel ve eklenti yapıları yer alıyor. Balkonları beyaza boyanmış. Ama ana yapı kanarya sarısı renkte. Zemin katında kafeterya var. Adı Büyük Otel. Onun karşısında sayılan ama biraz daha güney-doğu köşede ve yolun sağında yer alan büyük yapı ise Güven Oteli. Yokuş yol ile Orman Bakanlığı Tesisi arasında kalan var farklı bir kotta bulunan alanda gençler top oynuyorlar. Bu zeminle yol arasında kalan dar alana otel müşterilerinin araçları park edilmiş. Buradan sonra geniş bir alana ulaşılıyor. Şaşırtıcı ama gerçek. Her şey çok düzenli, temiz ve sakin. Ortalıkta sessizlik hakim. Birde aşağılardan gelen su sesi. Boyasız yapı yok. Alanın batı tarafında yükselen tepe yaslanmış bağımsız yapılar var. Üzerlerinde ise tanımlama ve tarifler. Hangi saatlerde hangi kişilerin yararlanacağını anlatan yazılar. Yapılar termal havuz ve hamamlara ait. Otellerde konaklamak farklı farklı. Altında bir birine geçmeli havuz bulunan sadece iki otel var. Onlarda alanın doğu tarafında yer alıyor. Çağlayan Otel ile onun yanında yer alan otel. Çağlayan Otel beyaz renkli. Alt katında çok büyük bir lobisi var. Alışveriş alanı denilebilecek sokağın karşısında kalan oteli adı Blok Otel. Burası daha çok pansiyon gibi.

Çağlayan Oteli'nin sol tarafından ileride vadi içerisinde kalan küçük çağlayana gidiliyor. Sağ tarafında kalan bölümden ise üzerinden geçilecek uzun bir demir köprüye. Köprü kırmızı renge boyanmış. Korkulukları ve yan çepelleri iki metreden daha yüksek. Buna rağmen ablam içim ürperdi. Aşağıya bakamıyorum diyor. Gerçektende köprünün salınım uzaklığı çok fazla. Araya kule benzeri bir destek yapılmış. Oda demirden. Ama kulenin tabanı beton. Yükseklik çok fazla. Sekiz on katlı bir apartman yüksekliğinden fazla sanırım. Ama bu taraftaki uçurum ve görüntüsü ürpertici.

Vadinin batı yamaçlarına yaslana patika yol üzerinden su aktarılıyor künkler içerisinde. İleride çağlayanın kıyısından ayrılmış bir su. Bu su üzerleri demir kafeslerle kapatılmış kanallardan orta alana aktarılıyor. Alanda değişik bir havanın oluşmasını sağlıyor. Sürekli akan bir su sesi oluşuyor. Yazları bu suyun sağladığı hava ve ses çok farklı olmalı.

Termal suların içeriği oligometalik kalsiyum sülfat ve radyoaktif sular grubuna dahilmiş. Bölgede birden fazla su kaynağı varmış. Taş duvarlı ana hamam yapısının altında yer alan suyun debisi dakikada 3 bin litre filanmış. Suların nefrit, kısırlık, romatizma ve idrar yolları rahatsızlıklarını tedavi ettiğine inanılıyormuş. Radyoaktif özelliği ile sular, vücutta kan basıncını düşürüp yüksek tansiyonun iyileşmesine neden olmaktaymış. Bunlar sorup öğrendiğim ve araştırarak bulduğum kısa bilgiler. Müşterilerin neden orta yaş üzeri olduğu, neden bayan sayısının fazla olduğu böylece açıklık kazanmış oluyordu benim için. Ziyaretçilerle pek muhabbet etme olanağı bulamadım. Birde otel yetkilileri ile muhabbet etmeyi planlamıştım ama buna pek zaman kalmadı. Günü birlik bir ziyaret için oldukça uzak bir mekandı Oylat.

Arkadaşlarla Buluşma ve Yemek

Alp'in grubu ile yukarıda buluşuyoruz. Az önce bitirmişler yemeklerini. Nerede yemek yediklerini gösterdiler. Onlar dört kişi yola çıkmışlardı. Alp Yıldırımalp, Halit Korkusuz, Teoman Karaaslan ve Serkan Başak. Hepsi kabanlı ve şapkalıydı. Bizim gibi. Bizde sulu yemekler sunan bir yer arıyorduk. Küçücük bir yerdi Oylat. Ama neredeyse her şey vardı. Ev yemekleri, alabalık, ızgara çeşitleri ve İnegöl Köftesi sunan yerler. Bir de parkın güney tarafında kalan bir meydanda sıra sıra küçük dükkanlar vardı. Baharatlar, kurutulmuş sebzeler, meyveler, el eşyalara, süs eşyaları satan önleri açık, üzerleri kapatılmış reyon benzeri yerler. Orta yerde yaşlı bir teyze sadece bakliyat, kurutulmuş sebze ve otlarla, bal kabağı ve ceviz satıyordu. Çay ve benzeri sıcak içecekler de sunan çay evi cafe arası yerlerde vardı. Pansiyonlarda kalanlar kendi yemeklerini yapabilecekleri gıdaları temin edebiliyorlardı.

Bengisu yol boyunca karnım acıktı diye mızmızlanmaya başlamıştı. Arkadaşlardan ayrıldık. Onlar kısa bir gezi yapacaklardı Oylat Çayı Vadisinde. Bizde lokantaya yöneldik. Ahşap bir yapıydı girdiğimiz yer. Ortadan ikiye ayrılmış, uzunlamasına bir yapı. Koni biçimi çatısı var. Çatı kalın kerestelerle desteklenerek yapılmış. Yapının diğer tarafı bakkaliye benzeri bir yer. Tezgaha doğru yaklaşıyoruz. İçeride iki masada yemek yiyen gruplar var. Tereyağlı pilav, güveçte kuru fasulye, mercimek çorbası ve İnegöl Köfte diye yanıtlıyor delikanlı. Mutfak sağ tarafta. Kapısı açık. İçeride annesi yaşında bir bayan. Anlıyoruz ki lokantayı bir aile işletiyor. Hepimiz çok acıkmışız. Özellikle Bengisu. Karnımız doyduktan sonra ben keyif çayımı içiyorum. Oda lokantada hazır. Hesabımızı istiyoruz. Ödemeyi yapıp dışarı çıkıyoruz (8).

Demir Köprü ve Güzelliklerin Göbeği

Çağlayan Oteli'nin arka tarafında kalan köprüye gidiyoruz. Köprünün karşı tarafında, çeşitli tesislerin yer aldığı bölüme geçiyoruz. Köprüden sonra sol tarafta kademeli bir yer var. Kafe benzeri bir yer ama kışın açık değil. Sağ kolda ise kapalı mekanları olan bir yer. Ama bunlarda açık değil. Ortalıkta gezinen insanlar var. Ya termal havuzlara hafta sonu için damlamışlar yada sırf bu amaçla burada konaklayan insanlar. Her yaştan kişiler. Daha çok yetişkinler. Çoluk çocuk yok ortalıkta. Korkulukları demirden kademeleri merdivenlerle vadinin dibine inmeye başlıyoruz. Aşağıda farklı bir manzara var. Uçurumun görüntüsü ve kıyılarda yükselen yapıların görüntüsü bir başka aşağılardan. Demir köprü iki yaka arasında çok ürkütücü görünüyor. Etrafta yer yer çöpler ve pislikler dikkat çekiyor ama o denli keyif bozucu değiller. Ablam her bir ortamda resim çektiriyor. Ben ilginç görüntüler peşindeyim. Suların aktığı düzeye dek iniyoruz. Aşağıda bir yerde derme çatma bir ağaç köprü var. Ama yerler yosunlu ve kaydan. Dikkatli hareket ediyoruz.

Ağaçların altını, toprağı ve yağmurlu havalarda oluşan sel sularının yol açtığı toprağın akmasını, kaymasını ve yer değiştirmesini dehşetle izliyoruz. Ve daha yakından bakınca her bir yapının kayabilecek bir zemin üzerine oturtulmuş olduğunu görüyoruz. Risk hepsi için aynı görünüyor. Yargımız sadece görsel olarak. Bunca yapı buraya dikilmişse, işin uzmanları işlerini biliyor olmalılar. İleride Saadet (Sadet) Köyü'nün yolunda bir süre yürüyoruz. Selin önüne katıp sürüklediği iri kaya parçalarını, balçık çamur biçiminde akıp gelen yamaçları ve kökünden devrilip aşağılara sürüklenmiş uzun kızılağaç ve kestane ağaçlarını izliyoruz. Buralarda gezinmek ve yürümek çok harika. Temiz hava, sessizlik. Duyulan yalnızca şakırdayan ve şırıldayan su sesi.

Kısa bir yürüyüş sonrası farklı bir yerden dönmeyi deniyoruz. Oylat'a tırmanırken uzaklardan çok farklı görünen bir yapı vardı. Sanırım Blok Oteli'in güneyinde kalan oteldi. Doğu tarafında, kot olarak daha aşağıda yer alan bir park alanı yaptırılmış. Bunun önünden uzanan bir borudan köpürerek fışkıran su vardı. İşte bu park alanının altından tırmanarak, kıyıdan köşeden dikkatlice ilerleyerek yukarı çıktık. Park alanına varınca gördük ki park alanı uç taraftan kaymış. Aşağıdan kayan alanın ne denli tehlikeli bir şekilde tüm yamaçla birlikte indiği daha belirgin görünüyordu. Ama kayan bölümün park alanının uç tarafı olduğunu yukarı çıkınca anladık. Yağmurlu havalarda yukarılardan hızla gelen sel suları bir şekilde asfaltın altından dolaşarak akmış ve yumuşak toprağı kayganlaştırıp altını boşaltmış. Sel sularının izleri hala belli oluyordu. Derin nefeslerle yukarıya Blok Otel'in yanından geçen sokağa ulaştık. Sol tarafımızda yan yana dükkanların dizili olduğu alan yer alıyordu. Meydana geldiğimizde arkadaşları, bir bankta oturmuş gazoz ve Fanta içerlerken bulduk. Bizde yanlarına iliştik. Her birimiz deneyimimizden söz ettik. Onlar Küçük Şelale'ye dek gitmişler. Bize de ayrılmadan önce bir görmemizi önderdiler.

Şelale ve Patika Yol

Otellerin ve diğer yapıların yer aldığı alanın kuzey tarafında uzanıyordu asıl vadi. Oylat Çayı da bu vadiden akıyordu. Patikanın en uç köşesine dek parke döşenmiş. Sağ tarafta kalan otel yapısından sonra uçurumla parke yol arasında her hangi bir korkuluk yok. Her kes burada resim çektirmek istiyor. Bizde burada görüntü alıyoruz. Buradan aşağısı, demir köprü ve karşı tarafın köşesinde yer alan yapıların görüntüsü çok etkileyici. Özellikle yeşil şıngıl çatılı yapı, farklı mimarisi ile dikkat çekiyor. İlerliyoruz. Kare beton hazneler içinde fışkıran suyun sesi duyuluyor. Dikkatlice bakınca suyun ileriden buradaki alana aktarıldığı anlaşılıyor. Batı taraf dük yükselen kayalıktan oluşma. Zemin sağlam. Ama sadece çok dar bir alan kayalık. Bazı eklenti yapılar kayaların üzerine oturtulmuş. İlerliyoruz. Sağ tarafı uçurum, sol tarafı yamaca yaslı patika yoldan ilerliyoruz. Doğa çok harika. Yapraksız ağaçlar. Up uzun yerde, köklerinden sökülmüş, sel sularının vadinin çeşitli çukurlarına sürüklediği dev ağaçlar göze çarpıyor. İnsan etkileniyor. Acaba yağışlı ve karlı havalarda buralarda manzara nasıl diye. Orman sık ağaçlardan oluşuyor. Yamaçlar çok dik. Ama yürüyüş için çok uygun. Tepelere çıkmak o denli zahmetli olmasa gerek.

Buralara sırf bir hafta sonu keyfi için gelmek gerek. Her tür amaç ve beklentiye yanıt verebilecek bir ortama sahip. Yürüyüş yap, tırmanma yap, sert kulvar tırmanma dene. Vadinin içinden, suların içinde yürüyüş yap. Geri dön. Termal havuzlara gir. Ter at. Rahatla. Hamla. Otel yada pansiyonuna git. Güzel bir uyku çek. Karnın acıkınca çık dışarı yemeğini ye. Sıcak bir şeyler içi. Ertesi gün sabahtan değişik başka bir yürüyüş yap. Yine havuz ve dinlenme. Öğleden sonra evinin yolunu tutu. Harika bir hafta sonu tatili geçir. Ne iş yeri gerilimi kalsın üstünde, ne kir, ne dert ne de karşılıksız aşkın düşüncesi. Bu güzelliklere tek yönlü aşık olmanın hiçbir sakıncası yok. Yan etkisi ve gerilimi de. Derin huşu ve sessizliğin hakim olduğu bu ormanlık alanda insanlarda sessiz. Adeta çok alçak sesle konuşuyorlar yada hiç konuşmuyorlar derin huşuyu bozmamak için. Nedeni basit. Termal havuz ve hamamlardan çıkan insanlar mayışmış durumda oluyorlar. Konuşacak halleri kalmıyor. Öylece bakıyorlar yani. Ne büyük rahatlık değil mi!

Geri Dönüş

Biz şelaleye doğru ilerlerken vadide, arkadaşlar geri dönmeye hazırlandıklarını söylemişlerdi telefonda. Bizde zamanlamayı tutturabilseydik öğleden sonra 14:00 sularında geri dönecektik. İznik üzerinden Sakarya Yolu ile. Ama olmadı. Geri dönmeye hazır olduğumuzda saat 15:30 olmuştu. Günler uzadığı için akşam karanlığı saat 18:00 doğru iyice düşerdi günün üzerine. Zaten hava güneşsiz, puslu ve sisliydi benim yol güzergahımda. Yemek sonrası alışveriş yapmıştık. İki adet, üzerlerinde "Bursa Hatırası" yazılı havlu. Birisi küçük kızımız Aybüke Beren'e diğeri annemize. Yine annemize ağaç çatal, kaşık ve spatula. Bengisu kendine mavi renkli, üzeri desenli bir çift eldiven almıştı. Arkadaşı için bir doğum günü hediyesi. Ablam kendine bir kaşkol aldı. Ben mi? Babaların neye gereksinimi olur ki? Olmaz. Onları yükledik arabamızın bagajına. Oylat'ta hava soğuk olur diye iki çanta dolusu yedek elbise getirmiştik. Hiç birisini kullanmadık. Kullanmaya gerek kalmadı.

Aynı yolla geri döndük. İnegöl, Alanyurt, Yenişehir ve İznik. İznik Vadisi'ne inmeden önce seyirlik bir duraklama yaptık. Göl ve vadi çok güzeldi tepelerden. Gördüğümüzün resmini çekmek ise olanaksız. Hava kararmak üzereydi. Birde bulutlu ve puslu bir hava vardı. Çıplak gözün gördüğü güzellikleri resim karelerine sığdırmak ise hala olanaklı değil. Ama biz yinede görüntüledik güzellikleri. İnmeye başladık. Aman Allahım ne dikmiş giderken tırmandığımız alan. Kıvrıla kıvrıla iniyoruz. Sanki Sakar Geçidi, Göçek Geçidi yada Toroslardan iner gibi. Aşağılarda uzanan yolu görüyor insan. Biraz ürküyor görüntüden. Bazen hız kesiyor sağa sola bakınca elinde olmadan. Ama yol güvenli ve trafik yoğun değil.

Alaca karanlıkta İznik'i geçiyoruz boylu boyunca. İşte ileride Elbeyli Kavşağı ve İznik artık gerilerimizde kaldı. Ta Boyalıca Sapağı'na kadar zeytinlikler arasında ilerleyen dört şeritli yolda zevkle araba süreceğim. Ablam yol boyunca uyumadı hiç. Kızım Bengisu, Oylat'tan ayrılmadan önce pijamalarını giymişti. Beresini ve eldivenlerini giyip, bebeği ile arka koltukta uykuya dalmıştı bile. Üzerine küçük battaniyesini de örtmüştü. Mışıl mışıl uyuyordu. Boyalıca'dan önce yer alan Çakırca'da şaşırmıştım. Burasını Boyalıca zannetmiştim alaca karanlıkta. "Aman ya Yalakdere-Karamürsel Sapağı nerede?" diye telaşlandım bir süre. Sapağı kaçırıp Orhangazi'ye doğru ilerlediğimi zannettim bir an. Neyse Boyalıca'dan dönüp dağlara doğru tırmanmaya başladım. Zirveye çıktığımızda hava iyice kararmış ve gecenin karanlığı her tarafı yutmuştu. Geriye sadece yerleşim yerlerinin ışıkları kalmıştı.

Ürperti ve Endişeler

Önümde dağlara tırman iki araç hızla gözden kaybolmuşlardı. Artık yolda tek başıma ilerliyordum. Hava puslanmaya başlamıştı. Yerler ıslaktı. Bayındır'a nasıl ulaştığımı anlamadım. Endişem Akçat tepelerine çıkarken tekrar sise yakalanmaktı. Karamürsel üzerinden gidersem hem sise yakalanacaktım hem de Karamürsel-İzmit arası yoğun trafiğine. Yağmurdan kaçtım doluya tutuldum anlaşılan. Etraf zifiri karanlık. Ön ve arka sis lambaları ile uzun farları yaktım. Kızderbent'e ulaşıncaya dek hiçbir araç yoktu yolda. Kızderbent'ten Yalakdere'ye dek sadece bir araç gelip geçti. İçimden diyorum ki kendi kendime burada lastiğim patlasa, araba arıza yapsa kaldım tek başıma. Ablam ve kızımla.

Yalakdere'den dönüp Akçat'a sapıyoruz. Başladık zirveye doğru tırmanmaya. Tırmandıkça hava kötüleşiyor. Gece katran karası oldu sanki. Avcıköy'den sonra sağ tarafta kalan TV kulelerine ulaşıyoruz. Artık Akçat'ın ışıklarını görmek için az mesafe kaldı. Ablam endişeli aralarda köy yok muydu diye soruyor. "Endişelenme, ben bu yolları avucumun içi gibi biliyorum" diyorum. Dediğim doğru. Kimseler bilmez. Cesaretde edemez buradan geçmeyi. Ama durumda gerçekten kötüleşiyordu. Akçat'a ulaşıyoruz. Ablam ışıklarla rahatlıyor. Akçat'tan sonra havada bir değişim var. Dışarıda sallanan ağaçlar ve vızıldayan havanın sesi, rüzgarın başladığını gösteriyor. Çiseleyen yağmurun hızında artış var. Bu vadiden akan hava ile oluşuyor rüzgar diyorum ablama. Ama tatmin olmuş değil. Değerlendirmem doğru olsada ablam ve kızımı rahatlatmıyor. Ben bile bir ara tereddüt ediyorum.

Slalomlar çizerek yol kıyısı dizilmiş yada atılmış ağaç yığınları arasında ilerliyoruz. Rüzgarın hızı artıyor. Uğultusu ise camların kıyısından içeriye giriyor. Farlar uzunda yanık. Ama önümü görmede zorlanmaya başlıyorum. Bu kesim dağların zirve yaptığı yer. Dağ tepelerinin İhsaniye Vadisi ile birleşip öpüştüğü bölge. Oldukça uzun bir mesafe tırmanma şeridi var. Ardından Başkiraz'a doğru kıvrılarak alçalan iniş yolu. Ama Başkiraz'a kolay ulaşamayacağız galiba diyorum içimden. Sis yoğunlaşmaya başladı. Rüzgar arttı. Yağmur hız kazandı. Silecekler hızlı çalışıyor. Camlar buğulanınca camı aralıyorum. Kızım üşüdüğünü söylüyor. Baba camı kapat diye. Ama sıcaktan ayaklarım yandı. Bunaldım da diğer taraftan. Belki de beni ateş sardı. Ne bileyim işte. Önümü görmek istiyorum ama göremiyorum. Sisteki kesiflik artıyor. Görüş mesafesi beş metreye dek düşüyor. Bengisu, Akçat'tan sonra birden uyanmıştı. Koltuğun arkasına tutunmuş öylece tetikte duruyordu. Ardı ardına endişeli sorular sıralıyor bana yanıtlamam için. Onları teskin etmeye uğraşıyorum. Bağırmak, keyiflerini de kaçırmak istemiyorum. Gündüz olsa idi mutlaka birkaç fırça atardım. Ama şimdi durum farklı. Ürkmemeleri gerek. Doğal olarak benim de. Senaiye (Başkiraz) Köyü'ne ulaşıyoruz. Ama burada durum daha da kötüleşiyor. Köy ışıklarına rağmen önümü göremiyorum.

Görüş mesafesi neredeyse bir metreye düşüyor. Sis lambaları ve uzun mesafe farlarının ışıkları yoğun siste çaprazlama birleşiyor. Başkiraz Köyü vadi benzeri bir geçiş yerinde. Köyü geçip tırmanmaya başladığımızda hızımı iyice düşüyorum. Hızım 10 ile 20 km arasında gidip geliyor. Araba durdu duracak. Yolu ortalıyorum. Dönüşlerde yol gözümün önünden kayboluyor. Yolda yer yer oluşmuş çamurlu bölgelerde araba sanki yalpalıyor. Diğer kesimlerde çakılların teker boşluklarına çıkardığı sesler var. Birde farklı başka bir ses. Olasılılıkla arabanın altına kesilmiş ağaç dallarından birisi takıldı diyorum içimden. Ertesi gün arabanın altına takılan dal parçasını çıkartıyoprum. Arabadan gelen ses çok ürkütücüydü. Ama ben hiç renk vermemeye çabalıyorum. Sofular Köyü'ne dek akla karayı seçiyorum. Ayaklarım kasıldı adeta. Direksiyona daha gerilimli sarılmışım. Sofular Köyü'nde kimsecikler yok. Karşıdan bir çift far ışığı fark ediyoruz. Oda oldukça yavaş tırmanıyor. Başkiraz'a gidiyor olmalı. Dışarıda bizden başka kimse yok. Sofular'dan sonra rahatlıyorum. Yavaş yavaş sis azalıyor. Bir sonraki köy ve diğeri. Artık hepimiz rahat bir nefes alıyoruz. Bengisu, "Ya arabaya bir şey olsaydı baba?" diye soruyor. "Bir şey olmaz benim kıratıma" diyorum. "Bak işte dağ tepelerinden, bir başımıza, sis pus, yağmur ve rüzgar altında cesaretle indik." "Bu bölüm başka bir maceraydı." "Yaşadık ve deneyim kazandık diyorum."

Kentin Işıkları

İhsaniye'nın dış mahallesine yaklaştığımızda körfezden göğe yükselen kızıllığı fark diyor ablam. Bak kentin ışıkları belirdi diyor. Ana yola çıkıyoruz. Yoğun bir trafik var. Çiseleyen bir yağmur. Kötü bir hava. Her iki tarafta da ip gibi bir trafik akıyor. Adeta milim mili ilerliyoruz Başiskele mevkiine dek. Buradan Eski Gölcük Yolu'na sapıyorum. Işıklar altında çift yol. Oh ne büyük rahatlık. Saatime bakıyorum. Akşamın 19:30'u olmuş. Oylat'tan bu yana tam dört saat geçmiş. Duraksamadan. Sabah kakara kikiri gitmiştik tam beş saatte. Hesapta dönüşü hızlı yapmıştık. Ne hızdı ama. Bengisu "Teşekkür ederim babacığım, bana böyle güzellikleri ve heyecanı yaşattığın için" diyor. Bu memnuniyet haliyle beni de memnun ediyor. Gevşeyip rahatlıyorum. Haftaya yolculuk nereye!

Açıklamalar & Dipnotlar

(1). Bahçecik sapağı sonrası ikileme çalışmaları yapılan yolun Gölcük'e gidişinde, solda kalan Opet'e girdik. Firma adı Petronalılar Petrol Gıda. Aldığım litre tutarına da bakamadım ya. Ödediğim tutar 56 milyon TL. idi. Geri

(2). İznik görüntüleri http://community.webshots.com/user/erkankiraz9 adresi altında yüklüdür. Geri

(3). Latince Felix yada Felicia mutluluk yada mutlu demektir. Felix eril Felicia dişil bir addır. Biz bu sokak kedisini alınca hem onu mutlu etmiştik hem de o bizi mutlu etmişti. Kızlarım bayılıyordu Felix'e. Geri

(4). İznik'in tüm doğal güzellikleri ve geçmişe ait değerlerinin görüntüleri http://community.webshots.com/user/erkankiraz9 adresi altında yüklüdür. Geri

(5). Ceylanlar Shopping Center, Cumhuriyet Cad. No:20, Yenişehir, 25.01.03, 645 bin TL. Geri

(6). Limana gelen askeri araçların yüklenmesi (tahmil) ve boşaltılması (tahliye) sırasında kırılma, kırılanları tamir etme, sandık açma yada mavnaların kalafatlanması işlerine bakalardı. Geri

(7). Kelimenin aslı Fransızca. Permit. Türkçe'ye Permi diye geçmiş. Demiryollarındaki anlamı ücretsiz biletti. Yılda bir kez kullanılan gidiş dönüş bileti. Farkı çalışanın eş ve çocuklarını kapsamasıydı sanırım. Geri

(8). Oylat Beyler Sofrası. İnegöl Köftecisi. Tel: 224-733 10 98, GSM: 532-351 70 17. Oylat-İnegöl. Bir tas mercimek çorba, az güveçte kuru fasulye, üç porsiyon İnegöl Köfte, bir tabak patates çips, iki tabak salata, bir ayran ve bir kola. Ödediğimiz bedel toplam 16 milyon TL. Geri

Erkan Kiraz, 26/01/2003, Pazar, Şirintepe-İzmit



Erkan Kiraz'ın fotoğraf arşivine aşağıdaki linlerden ulaşabilirsiniz.

http://community.webshots.com/user/erkankiraz

http://community.webshots.com/user/erkankirazi
http://community.webshots.com/user/erkankiraz2
http://community.webshots.com/user/erkankiraz3
http://community.webshots.com/user/erkankiraz4
http://community.webshots.com/user/erkankiraz5
http://community.webshots.com/user/erkankiraz6
http://community.webshots.com/user/erkankiraz7
http://community.webshots.com/user/erkankiraz8
http://community.webshots.com/user/erkankiraz9
http://community.webshots.com/user/erkankiraz10
http://community.webshots.com/user/erkankiraz11
http://community.webshots.com/user/erkankiraz12
http://community.webshots.com/user/erkankiraz13
http://community.webshots.com/user/erkankiraz14
http://community.webshots.com/user/erkankiraz15
http://www.trainweb.org/demiryolu
http://www.virtualtourist.com/erkankiraz
http://www.mtuncel.tripod.com/mustafatuncel/id24.html
http://groups.yahoo.com/group/bilgisayarveinternetguvenlik

site: Jean-Patrick Charrey, contributions & translation into Turkish by Erkan Kiraz

© Copyright Hakkı Erkan Kiraz'a Aittir. Her Hakkı Saklıdır.
Bu yazı ancak kaleme alanın izni alınarak tekrar yayınlanabilir yada dağıtılabilir.
© Copyrighted to Erkan Kiraz. All Rights Reserved.
This study may be re-copied or re-distributed only with prior consent of its Author.
Edited by Erkan Kiraz erkankiraz@yahoo.com on 18/08/02.



şifremi hatırlamıyorum
üye olmak istiyorum

Bu sayfayı arkaşıma gönder

 Otel ara



site içi arama


burası neresi?



en güzel fotoğraflar





İş Fikileri Düşünce Havuzu



Gerçek Safranbolu Lokumu


Linkler    Bize ulaşın    Üyelik    Acentalara özel    Otellere özel    Otelinizi ekleyin    Hakkımızda

© 1999 Gezi Notları