Sabahın Köründe Telaş
Sabah erken kalkmak için saati ve cep telefonumuz saat 06:00'ya
ayarlamıştım ama akşam geç yatınca kalkmak ne mümkün! Haftanın
yorgunluğu ve rehaveti var üzerimde. Kızım Bengisu da mızmızlanıyor
kalkmamak için. Ablam geç kaldığımızı düşünerek telefonu
çaldırıyor. Akşamdan sözde hazırlık yapmıştık.
Gerekli gördüğümüz eşyaları çantalara doldurmuştuk.
Neler yapacağımı not defterime yazmıştım. Haritalar, ruhsat,
ehliyet, not defteri, pillerin şarj edilmesi, şarj aletleri,
kahvaltı malzemeleri, arabanın kilometre saatini sıfırlama.. Ama
her şeye rağmen sabah telaşı. Geç kalmışız yola çıkmak için.
Cumartesi sabahının trafiğine dalacağız. Ablamı Derince'den
alacağız. Yol üzerinde Bahçecik sapağından sonra depoyu
dolduracağız. Her ay gelen ve sayılarını unuttuğumuz, zamlı
kurşunsuz benzinle. Yeni hükümetin üçüncü zam sonrası (1).
İşyerimiz Toyota'dan diğer arkadaşlarda başka bir araba ile
Adapazarı'ndan yola çıkacaklardı. Ya Bilecik üzerinden yada
Sakarya Vadisi'ndeki Mekece üzerinden başlayacaklardı yola. Her
hali karda takip edecekleri yol dümdüz ve sorunsuz olacaktı ta İznik'e
değin. Benim izleyeceğim yola göre uzaklığı, iki kat daha
fazlaydı ama sorunsuzdu.
Ben ise çaresiz Yalakdere-İznik Yolu'nu alacaktım. İzmit üzerinden
giderken Yalova-Bursa-İnegöl'e giden yolu takip etmek çok fazla
yol gitmek demekti. İzmit'ten İznik'e giden yol nereden başlanırsa
başlansın mutlaka yolların birleştiği Kızderbent'e ulaşıyordu.
Altınova-Kaytazdere-Ayazma-Valideköprü yolu çok harikaydı.
Karamürsel-Karapınar-Akçat yada Karamürsel-Karaahmetli yolları
da güzeldi ama mutlaka Karamürsel'e dek D-100 üzerinden gitmek
gerekiyordu. Bu güzergahta sabah trafiğine girmek gerekiyordu. Ben
İhsaniye-Sofular-Akçat-Yalakdere Yolu'nu almaya karar verdim.
Zirvelerdeki Pus ve Sis
İhsaniye Yolu'na girdiğimizde saat 08:30 olmuştu bile. Yaklaşık
dört saatlik yolumuza geç başlamış olduk. Sofular Köyü'ne dek
rahat gittik. Ama o da ne! Her taraf sanki bulutlar altındaydı. Bu
kesimden itibaren vadiden ilerleyen yol zirvedeki dağ silsilesini
geçmek için aniden yükselmeye başlıyordu. İşte yükselmeye başladığımızdan
itibaren sis ve pusun içinde ilerlemeye başladık. Hızımı
kesmek durumunda kaldım.
Bir yanda sis ve pus bir yanda da kışın devam eden ağaç
kesimi nedeni ile yollar çamura dönüşmüş yol diğer yandan.
Yol kenarları düzensiz kesilmiş ağaçlarla yığılı, bir tür
Camel Trophy'deyim sanki. Tüm tepeleri tıraşlamışlar. Kesilen
odunları ise yolun kıyısına dizmişler. Yol daralmış. Aralarından
geçmeye çalışıyorum. Dışarıda hava sıcaklığı sabahın
08:00'de 70 filandı. Senaiye Köyü (Başkiraz) ve Akçat. Akçat'ı
teğet geçip Avcıköy (Merdiğöz) üzerinden Yalakdere'ye ulaştık.
Dışarıda her şey ıslak. Sanki çisil çisil yağmur yağıyor.
Yalakdere merkezde açık bir kahvehane önüne arabamı park
ediyorum. Ablam akşamdan "Macır Böreği" yapmış.
Rahmetli annem çok iyi yapardı bunu. Yemede yanında saklan örneği.
Parmakla dikkat. Börek neredeyse koca bir torba dolusu. Kahve de
soba yanıyor. Müşteriler neredeyse hep yaşlı kişiler. Dükkanların
kapılarında ekmekleri dolaplara dizen sahipleri. Ekmek dolapları
kapıların yanında. Sıcak çaylar geliyor. İçerisi sigara dumanı
kaplı. İçeridekiler tek tek hoş geldiniz diyorlar. Köşede iki
yaşlı kişi Bulgarca konuşuyor. Alıştıkları dili unutmamışlar
ve alışkanlıklarını sürdürüyorlar.
Ablamla kızım Bengisu kahvaltılarına devam ederken ben dışarı
çıkıp kış görüntüleri almak istiyorum. Peşime sokak köpekleri
takılıyor. Ürküyorum. Dışarıda gezinen köylüler korkmana
gerek yok. Karınları aç, senden yiyecek bekliyorlar diye beni
sakinleştiriyorlar. Dışarıda hava farklı. Burası çanak örneği
bir bölgenin tam dibinde yer alıyor. Çevresi dağ tepeleri ile çevrili.
Belde eski bir olasılıkla Rum yerleşim yeri. Çünkü Büyük Mübadele'de
Bulgaristan'dan gelen Türkler buraya yerleştirilmiş. Çoğunluk
Bulgar Türkü. Beldenin içinden bir çay geçiyor. Çayın güney
ve kuzey taraflarında biçimlenmiş Yalakdere. Ahşap eski yapılarla
yeni çarpık ve biçimsiz beton yapılar arasında kalmış belde.
Eskinin güzelliği neredeyse kaybolmak üzere.
İznik Gölü'ne Kuşbakışı
Yalakdere'den sonra ilk yer Valideköprü. Burası iki açıdan
dikkat çekici. Birincisi adını aldığı ve Osmanlı sultanlarından
birisinin kızı tarafından, kendi gücü ile yaptırdığı eski,
tarihi bir köprüye sahip olması. Adını da bu köprüden alıyor.
Köprü bir ana kemer ve yanlarda yer alan iki küçük kemerden oluşuyor.Arada
kalan ayakların önlerinde yani suyun akış tarafında koçbaşı
yada mahmuz yapılmış. Kışları suyun akış hızı ve debisi
arttığında, suyun ayaklara zarar vermesini engellemek için. Bu
mahmuzlarla su yarılmış oluyor.
Kocaeli'ye bağlı en güney uçta yer alan Kızderbent (Kızılderbent
yada Devran) yer alıyor. Bu belde iki mahalleden oluşuyor. Çayın
doğu ve batısında biçimlenmiş bu belde. Ancak Yukarı Mahalle
ve Aşağı Mahalle arasından bir çekişme var. Buradan geçişlerimde
her iki mahallede de mola vermiş öykülerini dinlemiştim. Yukarı
Mahalle camisi bahçesinde ulu bir çınar ağacı var. Yazları
burada mola verip çay içmek çok harikadır. Her kes size hoş
geldin der. Kafalar size doğru çevrilir. Yüzlere tebessümler yayılır.
Böylesi sıcaklıkları her yerde bulamaz insan. Buradan sonra
Bursa İl Sınırı'na girilir. İlk köy Bayındır Köyü'dür. İçinden
geçilir. Ama yazları burada dar yol kıyısında durup kısa bir
mola vermek çok harikadır. Çok tarihi bir camisi ve yol kenarı
yalaklı bir çeşmesi vardır. Yeşile boyanmış (2).
Bayındır'dan sonra toprak yapısı değişir. Taşlık ve kayalık
dağ tepeleri. Yol artık zirvelerde ilerle. Ta İznik Gölü çukurluğu
kıyısına dek. Bayındırdan sonra çevrede belirmeye başlayan
zeytin bahçeleri dikkat çeker. Dağların zirvelerinde dolaşmak
çok harikadır. Bunu içinizde hissedersiniz. Yolu etrafında gözlediğiniz
sadece yuvarlaklaşan doruklardır. Ve birden yüksekliğin sonuna
ulaşılır. Karşımızda İznik vadisi ve ortasında İznik Gölü.
Yol kenarında aracı park edebilecek kadar yeterli cepler var. Her
kez bunlardan birisinde duru ve manzarayı izlerim. Yine durakladık.
İzlemek, hissetmek ve görüntülemek için. Kıvrılarak inen yol.
Etrafı alabildiğine zeytin bahçeleri. Görünen yemyeşil
zeytinlikler. Aslında aralarında bir sürü meyve bahçeleri ve
sebze alanları, üzüm bağları var. Ama görünen sadece
zeytinlikler. Birde kesişme beldesi Boyalıca. Boyalıca yıllar geçtikçe
genişleyen ve büyüyen bir belde. Görüntüsü harika yukarılardan.
Boyalıca'nın doğusundan bir yerlerden göle akan derenin oluşturduğu
delta ve göl kıyısında oluşan adacık çok belirgin.
Boyalıca-İznik Yolu
Boyalıca'ya iniyoruz. Zeytinlikler arasından kıvrılarak inen
yolla. Buradan doğuya döneceğiz. İznik Yolu'na. Boyalıca İznik-Orhangazi
ve Yalakdere-Karamürsel Yolu üzerinde. Yukarıdan inen yol, sahili
paralel geçen yola T harfi biçiminde birleşiyor. Delikanlılık
çağlarımda İngilizce'yi sokaklarda, denizcilerin peşinde koşarak
öğrenmeye çabaladığım yıllarda. Kaç kez gelmiştim İznik'e.
En rahatı kiralık bir araçla Karamürsel-İznik Yolu ile
gelmemizdi. Diğerlerinde çok zahmet çekerdik. İlkin İzmit'ten
Karamürsel'e gidilir oradan Orhangazi'ye ulaşılırdı. Orhangazi
o zamanlarda küçücük bir belde idi. Bursa Yolu üzerinde yer
alan İznik Sapağı'ndan kalkan Orhangazi-İznik otobüsleri ile İznik'e
giderdik. Denizci ve turistlerin ellerinde, nasıl ve nereden
bulduklarını anlayamadığımız kitaplarla bölgeyi bizden daha
iyi bilirlerdi. İznik'te nelerin olduğunu ben onlardan öğrenirdim.
Elleri ile koymuş gibi arayıp bulurlardı.
İznik'te Mola
Boyalıca'dan İznik Yolu'na girince kızıma arkadaşları aramasını
rica ettim. Aradı. Konuştuk. Aldığımız yanıt beni şaşırtmamıştı.
"Ağbi biz Oylat'tayız.." Tamam görüşürüz dedim.
Saat 11:00 suları. Konuşmamıza göre İznik'te buluşacaktık.
Sabah saat 07:00'de yola çıkarsak bu olanaklıydı. Ama onlar çoktan
Oylat'a ulaşmışlardı bile. Yapacak bir şey yoktu. İşin
keyfini çıkartarak devam edecektim. İznik sevdan çok eskilere
dayanıyordu. İlk gittiğimizde büyülemişti beni. İlk kez bir
okul gezisi ile gitmiştik. Aklımda Yenişehir Kapı, Kırgızlar Türbesi,
Yeşil Cami ve o zamanlar pejmürde bir müze olan Nilüfer Hatun Müzesi
ve Lefke Kapısı aklımdan çıkmıyordu. Yeşil cami ile Nilüfer
hatun İmareti'nin minarelerine çıkmamıza izin vermişlerdi. Şimdi
izin verseler de nasıl çıkılır onca dönen merdiven! İkinci
gidişim yine bir okul gezisi ile olmuştu. Sonraları ise ben bir
denizci yada turist bulunca gitmiştim.
Ailecek gidişimiz ise depremden sonralarıydı. Evimiz yıkılmış
ve kiralık bir evde oturuyorduk. Kızlarım bir sokak kedisini almışlardı.
Evimizin kedisi olmuştu. Adını Felix (3)
koymuştuk. Daha iki haftalıktı. Onu da bir kutu içinde götürmüştük.
Geçen sene tekrar gitmiştik. Burada bir hafta sonunu geçirmek
inanılmaz harikaydı. Sanırım gelecek yılda bir hafta sonu
buraya geleceğiz. İznik'te oluşan değişimiz izleyebilmiştim.
Bu olanak beldenin göç almaması ile ilgiliydi. Değişim çok
yavaş ve azdı. Bir yandan da korunuyordu. Ayasofya Müzesi önlerinde
aracımızı park edip ablamın makinesine film aradık. Ablamda
babam ve kardeşlerimle gelmiş daha önceleri buraya ama o denli
etraflı bilmiyor. Kısmet olursa gelecek yıl onu da getireceğim.
İznik'e gelişlerimizde çevreden sadece Yenişehir kalmıştı
gitmediğim. Elbeyli, Abdülvahap Türbe Tepesi ve Orhangazi Yolu
ile Gemlik. Ama gölün güney tarafında uzanan Bursa ve Yenişehir
yollarına hiç gitmemiştim. Yanı başındaki Yenişehir'e gitmek
hep özlem olarak kalmıştı bende (4)
.
Yenişehir Yolu
İznik trafik olarak çok düzenli bir belde. Yerleşimi de çağdaş.
Bu nasıl olmuş bilmiyorum. Akıl sır ermiyor. İznik'teki yerleşim
düzenini başka bir yerde görmek olanaksız Türkiye'de. Yolların,
sokakların ve caddelerin bir birini dikine kestiği, bir cadde yada
sokaktan bakıldığında en ucunun göründüğü neresi vardır Türkiye'de!
Hele Abdülvahap Türbe Tepesi'nden kuş bakışı bakarsanız İznik'e
tepeye uzanan yolun beldeyi dikine göle dek kestiğini görürüsünüz.
Sanki cetvelle çizilmiş yol. Bu kadarı da bizde olmaz dersiniz.
Beldeyi ikiye ayıran ana yola devam edince kendinizi Yenişehir
Kapısı'nda bulursunuz. Sağ tarafta en son Kırgızlar Türbesi (Kırkızlar)
yer alır. Yol sağa döner ve dümdüz batıya doğru uzanır.
Yolun sol tarafında beldenin bazı hükümet yapıları yer alır.
İleride sağda Yalova ve Bursa sapağı vardır. Siz devam
edersiniz göl sağ tarafta kalmıştır artık. Bir süre sonra düz
ilerleyen yol son bulur. Bu kesimden sonra İznik ile Yenişehir
arasında yer alan dağları doruklarını aşmak gerekir. Ne kadar
bir tırmanış yapıldığı çıkılırken anlaşılmaz. Bunu
anlamak ve ürpermek için aynı yolla dönmeniz gerekir. Dönüşte
hava aydınlıksa uygun bir yerde duraklayıp göl ve vadi manzarasını
izlemek atlanmayacak bir durum.
Ben dönüş için kararsızım. Farklı yoldan dönmeyi
arzuluyorum. İki olasılık var. Birisi aynı yolla geri dönüp İznik-Sakarya
Yolu'nu almak ve platoda ta Mekeci'ye dek uzanan yoldaki güzellikleri
ablama ve kızıma izlemek. Diğeri ise benim merak ettiğim
Bilecik-Eskişehir Yolu'nu almak ve Sakarya Vadisi üzerinden dönmek.
Ama bu Oylat'a varışımıza ve orada geçireceğimiz amana bağlı.
Yenişehir, Buram Buram Osmanlı Kokuyor
Söylemiş ve Ayaz'ı geçip Yenişehir'e varıyoruz. Yenişehir bir
tepeyi aştıktan sonra ulaşılan bir düzlükte kurulmuş Çok
eski bir yerleşim yeri. Osmanlı beldesi. Her şeyi ile. İşaretlere
kanıp belde merkezini atlayarak geçen yola dalıyorduk. Bir amcanın
önerisi ile merkeze girdik. Uygun bir yerde mola verdik. Kızım çok
susamıştı. Hemen yanımızdaki marketten su tedarik ettik (5).
Şöyle bir göz atayım diyorum ablamla Kızıma. Pek duraklamak
istemiyoruz aslında. Arabadan inip yolun karşısında bakınca
tarihi bir cami görüyorum. İlk kubbe denemesinin yapıldığı
bir cami. Tamamen taştan. Adı önünde yazılı değil. Bilgi
verici tabelası yok. Çınarlı Camii imiş adı. Önünde, batı köşesinde
satıcı tezgahları var. Cami arkası ve batı tarafı sokak. Ana
caddeyi biraz aşağıya iniyorum. Başka bir cami. Balibey Camisi.
Tarihi Beş Mihraplı Çarşı camisi. 15. Yüzyıldan yapılmış.
Ön tarafında mezbele görüntülü bir lostra bölümü yapılmış.
Yanında kamyonet ve arabalar park etmiş. Sağ tarafta ise yeşillik
satan bir seyyar tezgah.
Sonraki Tarihi Çarşı Hamamı. Hamamın alt sokağında ise
bayanlar için bir giriş bölümü var. Yazısında "Saunalı,
göbek taşlı ve havuzlu" yazıyordu. Ne garip, Saunaya öykünen
bir Osmanlı Hamamı. Sauna bir Fin Hamamı aslında. Türk Hamamı'nın
içine girmiş olması şaşırtıcı bir Saat Kulesi. Alt bölümünde
Cumhuriyet Alanı yazıyor. Güney-doğu taraflarda arka sokak içinde
başka bir cami. Tabelasında 14. yüzyılda yapıldığı yazan
Orhangazi (Ulu) Camii yazan tarihi ibadethaneyi görünce içim
iyice acıdı. Neredeyse hiç değişim geçirmemiş Yenişehir'de
olanlarla tamamen tarihi mirasını yitirmiş kentim İzmit'te durum
aynıydı.
Tüm kutsal mekanlar, camiler, hamamlar ve benzeri yerler
cascavlak ortada bırakılmışlardır. Ne bir saygı ne bir hürmet.
Bu kent plancılarının, yerel yönetimlerin ve adı kendilerinden
makul "anıtlar ve eserleri koruma kurulu"nün hatası değilse
kimindir acaba? Bir de bizlerin. Siz ülkemizde bir iki istisna dışında
tarihi mekanların çevresinde saygı ve itibara benzer bir şey görebilir
misiniz acaba? Yanından sokak, cadde, yol geçmeyen, yanı başına
mızrak gibi saplanmış özel konutlar olmayan, etrafında araç
park edilmemiş, pejmürde seyyar satıcı ve sabit tezgahların,
salaş indirme yapıların olmadığı bir Allah'ın Evi yada başka
bir tarihi mirasımıza rastlayabilir misiniz? Yanıt hayır olacaktır.
Peki biz değil miyiz şanlı geçmişine, dinine ve dini mekanlara
inanılmaz bağlılık ve hürmet besleyen? Yada siz hiç Batı'da
yada eskilerin Doğu Bloğu ülkelerinde bizdekine benzer örneklere
rastlayabilir misiniz? Etrafı yol olan bir şapel, kilise yada
Katedral var mıdır?
Alanyurt ve İnegöl
Yenişehir'den ayrıldıktan sonra yol ovada upuzun gitmektedir.
Yolun solunda kalan bazı iç köyler var. tabelalarında adlarını
okumak olanaksız. Bu ovadan sonra İnegöl'ün bir tür varoşu
olmuş Alanyurt'a varmadan önce başka bir doruğu aşmak
gerekiyor. Bu kesimden akan bir çay var. Sanırım Hamamlı Çayı
Düzensiz. Toprak yapısı bu kesimde değişiyor. Kayalık ve yalçın
tepelere ulaşılıyor. Yolun sağ tarafında içerlerde yan yana köyler
var. Gelecekleri tehlikede. Boğazkesen denilen alan. Bu kesime sulu
tarıma geçilmek için yada çayın çevreye verdiği zararı
azaltmak için olsa gerek bir baraj yapılıyor. Baraj bendi daha
yapım aşamasında. Boğazkesen Barajı. Baraj su tutmaya başladıktan
sonra köyler ve arazileri su altında kalabilir. Sanırım önlemini
almışlardır aynı Urfa Zeugma Alanı gibi. Tırmanıştan önce tıpkı
İznik-Yenişehir arasında kalan zirvede olduğu gibi "Zorunlu
Zincir" tabelası var. Bu kesimden itibaren Alanyurt düzlüğüne
dek yolun yanında yol genişletme çalışmaları yapılmış.
Alanyurt aşağılardan insanı şaşırtıyor. İlk göze çarpan
bitmiş yada bitmemiş kooperatif apartman blokları. Tepe aşıldıktan
sonra ise yolu sol tarafında kalan apartman mezbelelikleri gözlerinizi
yorar. Nispeten de olsa bu kesimde bir düzen olmasına kaşın
ileride İnegöl Ovası yürekler acısı. Alanyurt ile İnegöl bir
birine geçmiş. Ayırmak olanaksız. Sağ tarafta kalan ova kuzeye
doğru kirli hava altında ilerliyor ama görmek olanaksız. Batı
taraflarında yükselen dağ tepeleri de kirli hava ve pus altında.
Yolun güneyi yani sol tarafı ise düzensiz, bitmemiş tek, yada
birden fazla katlı beton ve tuğla renkli yapılarla dolu. Her
taraf çamur, pislik ve mezbelelik. İnsanlar salkım saçak yol
kenarlarında, yolun etrafı tek kelime ile iç karartıcı. Nerede
çocukluğumun güzellikleri diyorum.
İnegöl ve Ankara Yolu
Ova tamamen sanayi yapıları ile dolu. Bacalarından gri, koyu
siyah ve bulut renginde dumanlar çıkıyor. Kimler katletmiş diye
geçiriyorum içimden. Ama bunun yanıtı hiç bir yerde yok. İzmit'te
körfezin güney ucu da gitti artık. Sıra geldi Körfez ile
Sapanca Gölü arasındaki yemyeşil vadiye. Bu kesimde bir kanser
gibi ilerleyen sanayi yapıları ile doluyor. İnegöl Ovası'nın
tarım alanından sanayi alanına kimler çevirdi? Bu izinleri
kimler verdi? Bu sanayi kuruluşlarının sahiplerinin hiç
vicdanları yok mu? Ne yaptıklarının farkında değiller mi? Hani
nerede ticari işletmelerin insanlığa ve çevreye duydukları saygı
ve hürmet? Nasıl katledilir böylesi yemyeşil bir ova?
Çocukluğumun "Eynigöl"ü. Babam tarafı "Eynigöl"
derlerdi buraya. "Manav" yada "Yörük"lebin şivesi
biraz farklıydı. Çocukluk yılları. Babam Derince Limanı'nda
marangozdu. Tahmil Tahliye Marangozu (6).
Liman TCDD'ye bağlı olduğundan çalışanlara yılda bir kez
kullanılmaz üzere Permi (7)
verirlerdi. Tüm Türkiye ve Avrupa'da geçerli. Babam gidemeyeceğimizi
bilmesine karşın pek severdi bu biletin Avrupa Demiryolları Hattı'nda
de geçerli olmasından. İnegöl'e giderdik. Bilecik, Eskişehir
yada Vezirhan'a dek. Oradan otobüslerle İnegöl. Otobüsler
burunluydu. Yollar toz duman. Daracık. Bir aracın zor geçtiği.
Ama yollarda şimdiki trafik nerede çocukluğumda. Halil Şahin eniştem.
Büyük halamın kocası. İnegöl'de şimdilerde yerini
kestiremeyeceğim yol üzeri bir yerde Benzin İstasyonu işletirdi.
Yazları onlara ziyarete giderdik. Otobüs yol üzeri durup bizi
indirirdi. Benzinlik yolun, gelişimizde alt tarafında kalırdı.
Geri dönüşte yine yakın bir yerden binerdik. Bu kez yolun karşısına
geçmezdik. Küçücük bir beldeydi İnegöl. Yemyeşil ova içinde
kerpiçten yapılma bahçe duvarları içinde yer alan evleri ile ne
harikaydı. Bugünkü Osmaneli kadar küçük bir yerdi. Yada İnegöl'den
sonra Akçasu yada Hamamlı kadar bir yer.
Çocukluğumdan beri hiç gitmemişim İnegöl'e. İnegöl önemli
geçiş yolu üzerinde olmayan bir yer. Çoğu kişi buraya uzun yıllar
gitmemiş olabilir. Yolunun düşmesi gerek buralara. Yada benim
gibi bir neden bulması gerek. Bende Oylat'a gitmeye niyetlenmişim.
Yoksa neden gideyim İnegöl'e. Neyse Alanyurt'dan salınarak inen
yol beni doğrudan dörtyol ağzına götürdü. Sağ tarafta yani
kuzeyde Bursa Yolu. Güneyde ise Ankara Yolu. Ben dosdoğru İnegöl
şehir içine yöneldim. Ama tereddüt edince sağa çekip bir
bilene sordum. Olmaz siz Ankara Yolu'na dönecek oradan devam
edeceksiniz dedi. Öneriye uyduk ve geri döndük.
Domaniç, Tavşanlı ve Tahtaköprü Yol Ayrımı
Eskişehir Ankara Yolu üzerinde bir süre ilerledim. Bir benzin
istasyonunda mola verip Oylat Sapağı'nı bir kez daha sordum.
Tarifi dikkatlice dinledim. İleride Domaniç, Tavşanlı ve Tahtaköprü
yol ayrımından ayrılıp devam ettim. Toprak yapısı hep aynı.
Heyelanlı ve kaygan. Toprağı tutan ağaçlarda yok. Dağ taş tarım
alanı yapılmış. Ormanlar tıraşlanmış. Yağmurlarla toprak akıp
geliyor. Sularla çaya ulaşıyor ve toprak yer değiştiriyor. Bu
kesimde yol çok harika. Yeni genişletilmiş. Dikkat edilirse yolun
üst taraflarında izlerine rastlanan eski yolun bazı kesimleri
kalmış. Tatlı bir sürüşle Oylat Sapağı'na eriştik. Tabelanın
altında beyaz üzerine siyah harflerle "Gündüzlü, Bahriye,
Hilmiye ve Sadet" yazıyordu. Oylat bu sapaktan 11 km. Ama hız
60-70 arası. Daha hızlı gitmek olanaksız. Yada ben öyle düşünüyorum.
Beni sollayan araçlar uçup gidiyor. Onların gizli kanatları olsa
gerek. Bu sapakta bir köprüden geçiliyor. Bu çaya Oylat
Vadisi'nden akan çay burada birleşiyor. Çevre değişmeye başlıyor.
Yapraksız ağaçlar sıklaşmaya başlıyor bu vadide.
Hilmiye Köyü
Yol Oylat Çayı'nın doğu yamaçlarında ilerliyor. Görüntü çok
harika. Toprak yapısı aynı. Kayalık ve taştan eser yok. Kaygan
toprak. Çoğu yerde akan toprağın izleri var. Hilmiye Köyü'ne
ulaşınca durum biraz da değişiyor. Ağaçların kesildiği yada
doğanın kendi dengesi içinde biçimlendirdiği yerlerde, tepe ve
yamaçları arasında sarı yada kil renkli bölümler dikkat çekici.
Köy evleri ahşap ve kerpiçten. Manav evleri yada muhacir evleri
benzeri. Etraflarında büyük kerpiç duvarlar var. Ana bahçe giriş
kapıları geniş. Hayvanların ve araçlarına giriş kolaylığı
sağlayacak kadar. Köye göre oldukça görkemli olan caminin güney
tarafındaki sokağa aracımızı park ediyoruz.
Köy kahvesi, muhtarlık ve tarım kalkındırma kooperatifi aynı
yapı altında toplanmış. Bu sokaktan içeri devam ediyoruz. Oylat
Çayı kıyısına. Ama bundan önce bizi büyüleyen Sivri Kaya'nın
sarp kayalıkları ile yer aldığı vadiden gözlerimizi ayıramıyoruz.
Sivri Kaya'nın zirveleri bulutlar ve sisler altında. Görüntüsü
görkemli ve heybetli. Büyüleyici. Sanki kendine çekiyor insanı.
Heyelanlı toprak yapısına sahip bölgede topraktan fışkırmış
bu yalçın kayalıklar inanılmaz. Ortada derin vadi. Kayalıklar
sarı kırmızı ve kahverengi karışımı renkleri ile parlıyor.
Doğu tarafta kalan yamaçlarda ise heyelandan kayan toprak zıtlık
oluşturuyor.
Caminin batı tarafından çay akıp gidiyor güneye doğru. Adı
Oylat Çayı. Hamamlı Çayı'na bağlanacak Oylat Sapağı'nda.
Burada bir salaş balık restoranı var. Çayın üzerine, biraz bel
vermiş gibi asılı duran köprü yapmışlar. Yapı çayın diğer
tarafında. Beton bir köprüden karşıya geçiyoruz. Köy yoksul.
Tarım ile geçiniyorlar. Ama Oylat'ın çekiciliği kadar Hilmiye Köyü'nün
de doğal zenginliği var. Bundan yerleşikler yararlanabilir. Köyde
sadece tarım kalkındırma kooperatifi var. Oysa devlet, yerel yönetimler
yada STK'lar bir el atsa ne şirin bir köy olur burası. Selçuk
yakınlarında yer alan Şirince gibi. Ahşap konaklar aslına uygun
onarılsa. Pansiyon yada ev olarak kiralanabilecek hala dönüştürülse.
Köylülere düşük faizli, uzun vadeli krediler sağlansa. Onlarda
bir kavrasalar böylesi bir dönüşümle güzelliklerinin ve çevre
değerlerinin korunmasından yaşamlarını sürdürecek gelir elde
edebileceklerine. Doğa severler, trekkingciler, yürüyüş
severler, dağcılar bunu bilse. Gelseler burada konaklasalar hafta
sonları.
Hilmiye Köyü'ne vadide yer alan doğal oluşumları ve sarp
kayaları sunmak ve güzelliklerini paylaşmak yeter. Genç kız ve
erkeklerin geleceklerini burada görmeleri neleri değiştirmez ki
bu şirin köyde. Gözleri gibi korurular her şeylerini. Ama bu tür
düşünme, çaba ve uğraş var ne devlet kurumlarında ne de
STK'larda.
Oylat Yolu
Hilmiye Köyü'nden Oylat'a ulaşmak için vadide yer alan kayalıkların
zirvesine tırmanmak gerekiyor. Sivri Kaya. Köyün içinden
ilerletip daha kuzeyde kıvrılan yolda yavaş ilerlemek gerek.
Yoksa güzelliklerin zevkini kaçırabilir insan. Dar yolun belirli
yerlerinde yer alan ceplerde duraklamak olanaklı. Her bir duraklama
görüntü almak, çevrede yer alan ormanları, kayan toprakları,
farklı renkteki doğal toprak katmanlarını ve zirvesi bulutlar
altındaki Sivri Kaya'nın kayalıkları izlemek için farklı açılar
sunuyor. İlk yamaçlara değin vadiyi izlemek olanaklı. Aşağılarda
sıra halinde yer alan yaşlı ağaçlar. Yumuşak bir yürüyüş
yapmak için çok uygun arazi. İnsanın arabam şuracıkta dursun
bir inip çıkayım diyesi geliyor. Ama denense o denli kolay
olmayacağı açık.
Daha ileride yol birden dikleşiyor. Virajlar ve dönüşler çok
keskin. Bazı bölümler ise 75 derecelik bir eğime sahip. Bunu çıkarken
anlamak olanaksız. Ama dönüş yolunda insanın yüreği pır pır
ediyor. Ya kayarsam, ya yağmur yağsa ve yolda su birikse diye.
Hele kışın karlı havada buzlanma ile bu yolda sürüşün ne
denli tehlikeli olabileceğini düşünüyor insan. Bu dik tırmanışı
aşmak gerekiyor. Yol yavaş yavaş aşağıdan hayranlıkla izlenen
yalçın kayaların yer aldığı yamaçların batı tarafına ulaşıyor.
Yukarıdan bakınca görkemini kaybediyor adeta. Burası sarp bir geçit.
Doğa burada bir harikalar zinciri oluşturmuş. Kayalar vadiden göklere
doğru yükselmiş. Eskilerin deyimi ile tam bir derbent. İzmit bölgesinde
çok yere bu ad verilmiştir. Kızderbent, Büyükderbent yada
sadece Derbent gibi. Tepeye ulaştıktan sonra yamaçlar ve vadiler
alabildiğine ağaç. Yeşilin adı unutulmuş. Sadece zeminde
kahverengi renk hakim. Aralarda yeşilliğini koruyan tek tük çam
ağaçları ve sarmaşıklar. Bazı fundalıklar. Gerisi kızıl ağaç,
kestane, gürgen ve meşe. Meşe ağaçları üzerlerinde kalan dökülmeyene
yapraklarından fark edilebiliyor kolayca.
Tepeden sonra yol aynı eğimle kuzeye doğru salınmaya başlıyor.
Vadi yolun sağ tarafında kalıyor. Derenin doğu tarafı sıra sıra
irili ufaklı yamaç ve vadilerle dolu. Her yer aynı türden ağaçlarla
kaplı. Toprak kaymaya çok uygun. Kısım kısım kendiliğinden, kökünden
devrilip aşağılara yuvarlanmış iri ağaçları fark ediyor
insan. Bir süre hayran hayran etrafı incelerken her bir ağızdan
farlı hayranlık ifadeleri dökülüyor. Bayılıyorum vadiye.
Oylat Ne demek?
Oylat'ın ne demek olduğunu bilmiyordum. Bildiğim ve aklımda
kalan çok farklıydı. İlginç bir adı vardı. Bir de yöreye kıymet
bindiren termal kaynak suları. Termal ne demek o halde? Doğal sıcaklığa
ve bazı mineral karışımlarına sahip kaynak suyu. Bundan dolayı
buraya özel teşebbüs çeşitli yatırımlar yapmış. İlk girişte
sağ tarafta kalan Orman Bakanlı Dinlenme Tesisi var. Onun hemen önünde
yer alan bir tabela. Oylat. Geri planda ise ağaç bir levha üzerinde
"Orman Genel Müdürlüğü, İnegöl Orman İşletmesi, Oylat
Dinlenme Tesisi" yazıyor. Altında yer alan beyaz bir levhada
ise "Oylat'a hoş geldiniz. Otopark ücretlidir" yazıyor.
Ama bu uyarı sanırım yazları geçerli. Şimdi park derdi yok. Aşağıda
yol kıvrımında ne görkemli ve değişik görünüyor tepe. Renk
renk tesisiler, oteller ve eklenti yapıları. Bir borunun ucundan fışkıran
köpüklü su. Buharların yükseldiği ağaçlık kesim.
Arabamı Orman Bakanlığı Tesisi önünde park ediyorum. Sol
tarafta bir alan var. Onun kuzey köşesinde minyatür bir su çarkı.
Yavaşçana dönüyor. Salaş baraklardan bir adam çıkıyor. Kafamı
kaldırınca alabalık tesisleri olduğunu okuyorum.
"Buyrun" diyor adam. Ne var diye soruyorum. "Alabalık
ve ızgara çeşitleri", iki yetişkin ve bir çocuk kaça
doyarız diye soruyorum. "Balığın tanesi üç, salata üç
milyon, diğerlerine bakarız" diye yanıtlıyor. Teşekkür
ediyorum. Görüntü almayı sürdürdükten sonra ablamın ve kızımın
yanına dönüyorum. Onlar yol kenarında bulunan başka bir baraka
benzer dükkan önünde sepetlere bakıyorlar. Kızılcık ağacından
örülme sepetler. Boy boy. Farklı bedellerde.
Oylat'ın yakınında Saadet Köyü yer alıyor. Gitmedik ama
tabelalarda öyle yazıyordu. Osmanlı zamanlarında buralarda yer
alan termal sular Saadet'e aktarılıyormuş. Ama ilk hamamın
bulunduğu yerde kazı çalışmaları yapılırken bazı Roma dönemi
sikke ve küplere rastlanmış. Oylat adı Ölyat kelimesinden
geliyormuş. Ama bu pek inandırıcı değil. Anlatılan öyküde geçiyor
bu ad. Neymiş efendim Bizans zamanlarında yörenin hakimi
Tekfur'un (Bizans prensi) kızı hastalanmış. Hekimler çare
bulamamışlar. Kızı alıp bu termal suların aktığı yere
getirip bırakmışlar. Burada "öl de yat" demişler.
Bunu Türkçe mi söylemişler? Ha bunu öyküyü oluşturanlara
sormak gerek. Kız buradaki sularında yıkanmış ve derlerinden
kurtulmuş.
Oylat'ta Ne Var?
Kızıma Alp Yıldırımalp'i aramasını söylüyorum. Arıyor.
Telefon hemen açılıyor. Bunu ben beklemiyorum. Biraz şaşkın,
hangi vadidesiniz diye soruyorum. Biz yukarıdayız. Yokuşu takip
ederseniz bizi göreceksiniz diyor. Arabamız tesisin önünde. Bakınca
görürsün. Bordo renkli, 54 plakalı araç. Dönüp bakınca görüyorum.
Bizde aracı onların aracına yakın park ediyoruz. Yukarı yürüyerek
gideceğiz. Tepe çok dar bir alan sahip. Orta yerde bir boşluğa
sahip. Etrafı tesisi ve otellerle kaplı. Yeterince araç park alanı
var. Ama yazları yetmediğinden eminim. Bir çok yerde "Burada
Piknik Yapılmaz" diye uyarı levhaları var. Demek ki yazları
hafta sonu ve tatillerde buraya fala bir insan akını oluyor.
Yokuş yolun hemen solunda, yolun başından başlayan bir otel
ve eklenti yapıları yer alıyor. Balkonları beyaza boyanmış.
Ama ana yapı kanarya sarısı renkte. Zemin katında kafeterya var.
Adı Büyük Otel. Onun karşısında sayılan ama biraz daha güney-doğu
köşede ve yolun sağında yer alan büyük yapı ise Güven Oteli.
Yokuş yol ile Orman Bakanlığı Tesisi arasında kalan var farklı
bir kotta bulunan alanda gençler top oynuyorlar. Bu zeminle yol
arasında kalan dar alana otel müşterilerinin araçları park
edilmiş. Buradan sonra geniş bir alana ulaşılıyor. Şaşırtıcı
ama gerçek. Her şey çok düzenli, temiz ve sakin. Ortalıkta
sessizlik hakim. Birde aşağılardan gelen su sesi. Boyasız yapı
yok. Alanın batı tarafında yükselen tepe yaslanmış bağımsız
yapılar var. Üzerlerinde ise tanımlama ve tarifler. Hangi
saatlerde hangi kişilerin yararlanacağını anlatan yazılar. Yapılar
termal havuz ve hamamlara ait. Otellerde konaklamak farklı farklı.
Altında bir birine geçmeli havuz bulunan sadece iki otel var.
Onlarda alanın doğu tarafında yer alıyor. Çağlayan Otel ile
onun yanında yer alan otel. Çağlayan Otel beyaz renkli. Alt katında
çok büyük bir lobisi var. Alışveriş alanı denilebilecek sokağın
karşısında kalan oteli adı Blok Otel. Burası daha çok pansiyon
gibi.
Çağlayan Oteli'nin sol tarafından ileride vadi içerisinde
kalan küçük çağlayana gidiliyor. Sağ tarafında kalan bölümden
ise üzerinden geçilecek uzun bir demir köprüye. Köprü kırmızı
renge boyanmış. Korkulukları ve yan çepelleri iki metreden daha
yüksek. Buna rağmen ablam içim ürperdi. Aşağıya bakamıyorum
diyor. Gerçektende köprünün salınım uzaklığı çok fazla.
Araya kule benzeri bir destek yapılmış. Oda demirden. Ama kulenin
tabanı beton. Yükseklik çok fazla. Sekiz on katlı bir apartman yüksekliğinden
fazla sanırım. Ama bu taraftaki uçurum ve görüntüsü ürpertici.
Vadinin batı yamaçlarına yaslana patika yol üzerinden su
aktarılıyor künkler içerisinde. İleride çağlayanın kıyısından
ayrılmış bir su. Bu su üzerleri demir kafeslerle kapatılmış
kanallardan orta alana aktarılıyor. Alanda değişik bir havanın
oluşmasını sağlıyor. Sürekli akan bir su sesi oluşuyor.
Yazları bu suyun sağladığı hava ve ses çok farklı olmalı.
Termal suların içeriği oligometalik kalsiyum sülfat ve
radyoaktif sular grubuna dahilmiş. Bölgede birden fazla su kaynağı
varmış. Taş duvarlı ana hamam yapısının altında yer alan
suyun debisi dakikada 3 bin litre filanmış. Suların nefrit, kısırlık,
romatizma ve idrar yolları rahatsızlıklarını tedavi ettiğine
inanılıyormuş. Radyoaktif özelliği ile sular, vücutta kan basıncını
düşürüp yüksek tansiyonun iyileşmesine neden olmaktaymış.
Bunlar sorup öğrendiğim ve araştırarak bulduğum kısa
bilgiler. Müşterilerin neden orta yaş üzeri olduğu, neden bayan
sayısının fazla olduğu böylece açıklık kazanmış oluyordu
benim için. Ziyaretçilerle pek muhabbet etme olanağı bulamadım.
Birde otel yetkilileri ile muhabbet etmeyi planlamıştım ama buna
pek zaman kalmadı. Günü birlik bir ziyaret için oldukça uzak
bir mekandı Oylat.
Arkadaşlarla Buluşma ve Yemek
Alp'in grubu ile yukarıda buluşuyoruz. Az önce bitirmişler
yemeklerini. Nerede yemek yediklerini gösterdiler. Onlar dört kişi
yola çıkmışlardı. Alp Yıldırımalp, Halit Korkusuz, Teoman
Karaaslan ve Serkan Başak. Hepsi kabanlı ve şapkalıydı. Bizim
gibi. Bizde sulu yemekler sunan bir yer arıyorduk. Küçücük bir
yerdi Oylat. Ama neredeyse her şey vardı. Ev yemekleri, alabalık,
ızgara çeşitleri ve İnegöl Köftesi sunan yerler. Bir de parkın
güney tarafında kalan bir meydanda sıra sıra küçük dükkanlar
vardı. Baharatlar, kurutulmuş sebzeler, meyveler, el eşyalara, süs
eşyaları satan önleri açık, üzerleri kapatılmış reyon
benzeri yerler. Orta yerde yaşlı bir teyze sadece bakliyat,
kurutulmuş sebze ve otlarla, bal kabağı ve ceviz satıyordu. Çay
ve benzeri sıcak içecekler de sunan çay evi cafe arası yerlerde
vardı. Pansiyonlarda kalanlar kendi yemeklerini yapabilecekleri gıdaları
temin edebiliyorlardı.
Bengisu yol boyunca karnım acıktı diye mızmızlanmaya başlamıştı.
Arkadaşlardan ayrıldık. Onlar kısa bir gezi yapacaklardı Oylat
Çayı Vadisinde. Bizde lokantaya yöneldik. Ahşap bir yapıydı
girdiğimiz yer. Ortadan ikiye ayrılmış, uzunlamasına bir yapı.
Koni biçimi çatısı var. Çatı kalın kerestelerle desteklenerek
yapılmış. Yapının diğer tarafı bakkaliye benzeri bir yer.
Tezgaha doğru yaklaşıyoruz. İçeride iki masada yemek yiyen
gruplar var. Tereyağlı pilav, güveçte kuru fasulye, mercimek çorbası
ve İnegöl Köfte diye yanıtlıyor delikanlı. Mutfak sağ
tarafta. Kapısı açık. İçeride annesi yaşında bir bayan. Anlıyoruz
ki lokantayı bir aile işletiyor. Hepimiz çok acıkmışız. Özellikle
Bengisu. Karnımız doyduktan sonra ben keyif çayımı içiyorum.
Oda lokantada hazır. Hesabımızı istiyoruz. Ödemeyi yapıp dışarı
çıkıyoruz (8).
Demir Köprü ve Güzelliklerin Göbeği
Çağlayan Oteli'nin arka tarafında kalan köprüye gidiyoruz. Köprünün
karşı tarafında, çeşitli tesislerin yer aldığı bölüme geçiyoruz.
Köprüden sonra sol tarafta kademeli bir yer var. Kafe benzeri bir
yer ama kışın açık değil. Sağ kolda ise kapalı mekanları
olan bir yer. Ama bunlarda açık değil. Ortalıkta gezinen
insanlar var. Ya termal havuzlara hafta sonu için damlamışlar
yada sırf bu amaçla burada konaklayan insanlar. Her yaştan kişiler.
Daha çok yetişkinler. Çoluk çocuk yok ortalıkta. Korkulukları
demirden kademeleri merdivenlerle vadinin dibine inmeye başlıyoruz.
Aşağıda farklı bir manzara var. Uçurumun görüntüsü ve kıyılarda
yükselen yapıların görüntüsü bir başka aşağılardan. Demir
köprü iki yaka arasında çok ürkütücü görünüyor. Etrafta
yer yer çöpler ve pislikler dikkat çekiyor ama o denli keyif
bozucu değiller. Ablam her bir ortamda resim çektiriyor. Ben ilginç
görüntüler peşindeyim. Suların aktığı düzeye dek iniyoruz.
Aşağıda bir yerde derme çatma bir ağaç köprü var. Ama yerler
yosunlu ve kaydan. Dikkatli hareket ediyoruz.
Ağaçların altını, toprağı ve yağmurlu havalarda oluşan
sel sularının yol açtığı toprağın akmasını, kaymasını ve
yer değiştirmesini dehşetle izliyoruz. Ve daha yakından bakınca
her bir yapının kayabilecek bir zemin üzerine oturtulmuş olduğunu
görüyoruz. Risk hepsi için aynı görünüyor. Yargımız sadece
görsel olarak. Bunca yapı buraya dikilmişse, işin uzmanları işlerini
biliyor olmalılar. İleride Saadet (Sadet) Köyü'nün yolunda bir
süre yürüyoruz. Selin önüne katıp sürüklediği iri kaya parçalarını,
balçık çamur biçiminde akıp gelen yamaçları ve kökünden
devrilip aşağılara sürüklenmiş uzun kızılağaç ve kestane ağaçlarını
izliyoruz. Buralarda gezinmek ve yürümek çok harika. Temiz hava,
sessizlik. Duyulan yalnızca şakırdayan ve şırıldayan su sesi.
Kısa bir yürüyüş sonrası farklı bir yerden dönmeyi
deniyoruz. Oylat'a tırmanırken uzaklardan çok farklı görünen
bir yapı vardı. Sanırım Blok Oteli'in güneyinde kalan oteldi.
Doğu tarafında, kot olarak daha aşağıda yer alan bir park alanı
yaptırılmış. Bunun önünden uzanan bir borudan köpürerek fışkıran
su vardı. İşte bu park alanının altından tırmanarak, kıyıdan
köşeden dikkatlice ilerleyerek yukarı çıktık. Park alanına
varınca gördük ki park alanı uç taraftan kaymış. Aşağıdan
kayan alanın ne denli tehlikeli bir şekilde tüm yamaçla birlikte
indiği daha belirgin görünüyordu. Ama kayan bölümün park alanının
uç tarafı olduğunu yukarı çıkınca anladık. Yağmurlu
havalarda yukarılardan hızla gelen sel suları bir şekilde asfaltın
altından dolaşarak akmış ve yumuşak toprağı kayganlaştırıp
altını boşaltmış. Sel sularının izleri hala belli oluyordu.
Derin nefeslerle yukarıya Blok Otel'in yanından geçen sokağa ulaştık.
Sol tarafımızda yan yana dükkanların dizili olduğu alan yer alıyordu.
Meydana geldiğimizde arkadaşları, bir bankta oturmuş gazoz ve
Fanta içerlerken bulduk. Bizde yanlarına iliştik. Her birimiz
deneyimimizden söz ettik. Onlar Küçük Şelale'ye dek gitmişler.
Bize de ayrılmadan önce bir görmemizi önderdiler.
Şelale ve Patika Yol
Otellerin ve diğer yapıların yer aldığı alanın kuzey tarafında
uzanıyordu asıl vadi. Oylat Çayı da bu vadiden akıyordu.
Patikanın en uç köşesine dek parke döşenmiş. Sağ tarafta
kalan otel yapısından sonra uçurumla parke yol arasında her
hangi bir korkuluk yok. Her kes burada resim çektirmek istiyor.
Bizde burada görüntü alıyoruz. Buradan aşağısı, demir köprü
ve karşı tarafın köşesinde yer alan yapıların görüntüsü
çok etkileyici. Özellikle yeşil şıngıl çatılı yapı, farklı
mimarisi ile dikkat çekiyor. İlerliyoruz. Kare beton hazneler içinde
fışkıran suyun sesi duyuluyor. Dikkatlice bakınca suyun ileriden
buradaki alana aktarıldığı anlaşılıyor. Batı taraf dük yükselen
kayalıktan oluşma. Zemin sağlam. Ama sadece çok dar bir alan
kayalık. Bazı eklenti yapılar kayaların üzerine oturtulmuş. İlerliyoruz.
Sağ tarafı uçurum, sol tarafı yamaca yaslı patika yoldan
ilerliyoruz. Doğa çok harika. Yapraksız ağaçlar. Up uzun yerde,
köklerinden sökülmüş, sel sularının vadinin çeşitli çukurlarına
sürüklediği dev ağaçlar göze çarpıyor. İnsan etkileniyor.
Acaba yağışlı ve karlı havalarda buralarda manzara nasıl diye.
Orman sık ağaçlardan oluşuyor. Yamaçlar çok dik. Ama yürüyüş
için çok uygun. Tepelere çıkmak o denli zahmetli olmasa gerek.
Buralara sırf bir hafta sonu keyfi için gelmek gerek. Her tür
amaç ve beklentiye yanıt verebilecek bir ortama sahip. Yürüyüş
yap, tırmanma yap, sert kulvar tırmanma dene. Vadinin içinden,
suların içinde yürüyüş yap. Geri dön. Termal havuzlara gir.
Ter at. Rahatla. Hamla. Otel yada pansiyonuna git. Güzel bir uyku
çek. Karnın acıkınca çık dışarı yemeğini ye. Sıcak bir şeyler
içi. Ertesi gün sabahtan değişik başka bir yürüyüş yap.
Yine havuz ve dinlenme. Öğleden sonra evinin yolunu tutu. Harika
bir hafta sonu tatili geçir. Ne iş yeri gerilimi kalsın üstünde,
ne kir, ne dert ne de karşılıksız aşkın düşüncesi. Bu güzelliklere
tek yönlü aşık olmanın hiçbir sakıncası yok. Yan etkisi ve
gerilimi de. Derin huşu ve sessizliğin hakim olduğu bu ormanlık
alanda insanlarda sessiz. Adeta çok alçak sesle konuşuyorlar yada
hiç konuşmuyorlar derin huşuyu bozmamak için. Nedeni basit.
Termal havuz ve hamamlardan çıkan insanlar mayışmış durumda
oluyorlar. Konuşacak halleri kalmıyor. Öylece bakıyorlar yani.
Ne büyük rahatlık değil mi!
Geri Dönüş
Biz şelaleye doğru ilerlerken vadide, arkadaşlar geri dönmeye
hazırlandıklarını söylemişlerdi telefonda. Bizde zamanlamayı
tutturabilseydik öğleden sonra 14:00 sularında geri dönecektik.
İznik üzerinden Sakarya Yolu ile. Ama olmadı. Geri dönmeye hazır
olduğumuzda saat 15:30 olmuştu. Günler uzadığı için akşam
karanlığı saat 18:00 doğru iyice düşerdi günün üzerine.
Zaten hava güneşsiz, puslu ve sisliydi benim yol güzergahımda.
Yemek sonrası alışveriş yapmıştık. İki adet, üzerlerinde
"Bursa Hatırası" yazılı havlu. Birisi küçük kızımız
Aybüke Beren'e diğeri annemize. Yine annemize ağaç çatal, kaşık
ve spatula. Bengisu kendine mavi renkli, üzeri desenli bir çift
eldiven almıştı. Arkadaşı için bir doğum günü hediyesi.
Ablam kendine bir kaşkol aldı. Ben mi? Babaların neye gereksinimi
olur ki? Olmaz. Onları yükledik arabamızın bagajına. Oylat'ta
hava soğuk olur diye iki çanta dolusu yedek elbise getirmiştik.
Hiç birisini kullanmadık. Kullanmaya gerek kalmadı.
Aynı yolla geri döndük. İnegöl, Alanyurt, Yenişehir ve İznik.
İznik Vadisi'ne inmeden önce seyirlik bir duraklama yaptık. Göl
ve vadi çok güzeldi tepelerden. Gördüğümüzün resmini çekmek
ise olanaksız. Hava kararmak üzereydi. Birde bulutlu ve puslu bir
hava vardı. Çıplak gözün gördüğü güzellikleri resim
karelerine sığdırmak ise hala olanaklı değil. Ama biz yinede görüntüledik
güzellikleri. İnmeye başladık. Aman Allahım ne dikmiş giderken
tırmandığımız alan. Kıvrıla kıvrıla iniyoruz. Sanki Sakar
Geçidi, Göçek Geçidi yada Toroslardan iner gibi. Aşağılarda
uzanan yolu görüyor insan. Biraz ürküyor görüntüden. Bazen hız
kesiyor sağa sola bakınca elinde olmadan. Ama yol güvenli ve
trafik yoğun değil.
Alaca karanlıkta İznik'i geçiyoruz boylu boyunca. İşte
ileride Elbeyli Kavşağı ve İznik artık gerilerimizde kaldı. Ta
Boyalıca Sapağı'na kadar zeytinlikler arasında ilerleyen dört
şeritli yolda zevkle araba süreceğim. Ablam yol boyunca uyumadı
hiç. Kızım Bengisu, Oylat'tan ayrılmadan önce pijamalarını
giymişti. Beresini ve eldivenlerini giyip, bebeği ile arka
koltukta uykuya dalmıştı bile. Üzerine küçük battaniyesini de
örtmüştü. Mışıl mışıl uyuyordu. Boyalıca'dan önce yer
alan Çakırca'da şaşırmıştım. Burasını Boyalıca zannetmiştim
alaca karanlıkta. "Aman ya Yalakdere-Karamürsel Sapağı
nerede?" diye telaşlandım bir süre. Sapağı kaçırıp
Orhangazi'ye doğru ilerlediğimi zannettim bir an. Neyse Boyalıca'dan
dönüp dağlara doğru tırmanmaya başladım. Zirveye çıktığımızda
hava iyice kararmış ve gecenin karanlığı her tarafı yutmuştu.
Geriye sadece yerleşim yerlerinin ışıkları kalmıştı.
Ürperti ve Endişeler
Önümde dağlara tırman iki araç hızla gözden kaybolmuşlardı.
Artık yolda tek başıma ilerliyordum. Hava puslanmaya başlamıştı.
Yerler ıslaktı. Bayındır'a nasıl ulaştığımı anlamadım.
Endişem Akçat tepelerine çıkarken tekrar sise yakalanmaktı.
Karamürsel üzerinden gidersem hem sise yakalanacaktım hem de
Karamürsel-İzmit arası yoğun trafiğine. Yağmurdan kaçtım
doluya tutuldum anlaşılan. Etraf zifiri karanlık. Ön ve arka sis
lambaları ile uzun farları yaktım. Kızderbent'e ulaşıncaya dek
hiçbir araç yoktu yolda. Kızderbent'ten Yalakdere'ye dek sadece
bir araç gelip geçti. İçimden diyorum ki kendi kendime burada
lastiğim patlasa, araba arıza yapsa kaldım tek başıma. Ablam ve
kızımla.
Yalakdere'den dönüp Akçat'a sapıyoruz. Başladık zirveye doğru
tırmanmaya. Tırmandıkça hava kötüleşiyor. Gece katran karası
oldu sanki. Avcıköy'den sonra sağ tarafta kalan TV kulelerine ulaşıyoruz.
Artık Akçat'ın ışıklarını görmek için az mesafe kaldı.
Ablam endişeli aralarda köy yok muydu diye soruyor. "Endişelenme,
ben bu yolları avucumun içi gibi biliyorum" diyorum. Dediğim
doğru. Kimseler bilmez. Cesaretde edemez buradan geçmeyi. Ama
durumda gerçekten kötüleşiyordu. Akçat'a ulaşıyoruz. Ablam
ışıklarla rahatlıyor. Akçat'tan sonra havada bir değişim var.
Dışarıda sallanan ağaçlar ve vızıldayan havanın sesi, rüzgarın
başladığını gösteriyor. Çiseleyen yağmurun hızında artış
var. Bu vadiden akan hava ile oluşuyor rüzgar diyorum ablama. Ama
tatmin olmuş değil. Değerlendirmem doğru olsada ablam ve kızımı
rahatlatmıyor. Ben bile bir ara tereddüt ediyorum.
Slalomlar çizerek yol kıyısı dizilmiş yada atılmış ağaç
yığınları arasında ilerliyoruz. Rüzgarın hızı artıyor. Uğultusu
ise camların kıyısından içeriye giriyor. Farlar uzunda yanık.
Ama önümü görmede zorlanmaya başlıyorum. Bu kesim dağların
zirve yaptığı yer. Dağ tepelerinin İhsaniye Vadisi ile birleşip
öpüştüğü bölge. Oldukça uzun bir mesafe tırmanma şeridi
var. Ardından Başkiraz'a doğru kıvrılarak alçalan iniş yolu.
Ama Başkiraz'a kolay ulaşamayacağız galiba diyorum içimden. Sis
yoğunlaşmaya başladı. Rüzgar arttı. Yağmur hız kazandı.
Silecekler hızlı çalışıyor. Camlar buğulanınca camı aralıyorum.
Kızım üşüdüğünü söylüyor. Baba camı kapat diye. Ama sıcaktan
ayaklarım yandı. Bunaldım da diğer taraftan. Belki de beni ateş
sardı. Ne bileyim işte. Önümü görmek istiyorum ama göremiyorum.
Sisteki kesiflik artıyor. Görüş mesafesi beş metreye dek düşüyor.
Bengisu, Akçat'tan sonra birden uyanmıştı. Koltuğun arkasına
tutunmuş öylece tetikte duruyordu. Ardı ardına endişeli sorular
sıralıyor bana yanıtlamam için. Onları teskin etmeye uğraşıyorum.
Bağırmak, keyiflerini de kaçırmak istemiyorum. Gündüz olsa idi
mutlaka birkaç fırça atardım. Ama şimdi durum farklı. Ürkmemeleri
gerek. Doğal olarak benim de. Senaiye (Başkiraz) Köyü'ne ulaşıyoruz.
Ama burada durum daha da kötüleşiyor. Köy ışıklarına rağmen
önümü göremiyorum.
Görüş mesafesi neredeyse bir metreye düşüyor. Sis lambaları
ve uzun mesafe farlarının ışıkları yoğun siste çaprazlama
birleşiyor. Başkiraz Köyü vadi benzeri bir geçiş yerinde. Köyü
geçip tırmanmaya başladığımızda hızımı iyice düşüyorum.
Hızım 10 ile 20 km arasında gidip geliyor. Araba durdu duracak.
Yolu ortalıyorum. Dönüşlerde yol gözümün önünden
kayboluyor. Yolda yer yer oluşmuş çamurlu bölgelerde araba sanki
yalpalıyor. Diğer kesimlerde çakılların teker boşluklarına çıkardığı
sesler var. Birde farklı başka bir ses. Olasılılıkla arabanın
altına kesilmiş ağaç dallarından birisi takıldı diyorum içimden.
Ertesi gün arabanın altına takılan dal parçasını çıkartıyoprum.
Arabadan gelen ses çok ürkütücüydü. Ama ben hiç renk
vermemeye çabalıyorum. Sofular Köyü'ne dek akla karayı seçiyorum.
Ayaklarım kasıldı adeta. Direksiyona daha gerilimli sarılmışım.
Sofular Köyü'nde kimsecikler yok. Karşıdan bir çift far
ışığı fark ediyoruz. Oda oldukça yavaş tırmanıyor. Başkiraz'a
gidiyor olmalı. Dışarıda bizden başka kimse yok. Sofular'dan
sonra rahatlıyorum. Yavaş yavaş sis azalıyor. Bir sonraki köy
ve diğeri. Artık hepimiz rahat bir nefes alıyoruz. Bengisu,
"Ya arabaya bir şey olsaydı baba?" diye soruyor.
"Bir şey olmaz benim kıratıma" diyorum. "Bak işte
dağ tepelerinden, bir başımıza, sis pus, yağmur ve rüzgar altında
cesaretle indik." "Bu bölüm başka bir maceraydı."
"Yaşadık ve deneyim kazandık diyorum."
Kentin Işıkları
İhsaniye'nın dış mahallesine yaklaştığımızda körfezden göğe
yükselen kızıllığı fark diyor ablam. Bak kentin ışıkları
belirdi diyor. Ana yola çıkıyoruz. Yoğun bir trafik var. Çiseleyen
bir yağmur. Kötü bir hava. Her iki tarafta da ip gibi bir trafik
akıyor. Adeta milim mili ilerliyoruz Başiskele mevkiine dek.
Buradan Eski Gölcük Yolu'na sapıyorum. Işıklar altında çift
yol. Oh ne büyük rahatlık. Saatime bakıyorum. Akşamın 19:30'u
olmuş. Oylat'tan bu yana tam dört saat geçmiş. Duraksamadan.
Sabah kakara kikiri gitmiştik tam beş saatte. Hesapta dönüşü hızlı
yapmıştık. Ne hızdı ama. Bengisu "Teşekkür ederim babacığım,
bana böyle güzellikleri ve heyecanı yaşattığın için"
diyor. Bu memnuniyet haliyle beni de memnun ediyor. Gevşeyip rahatlıyorum.
Haftaya yolculuk nereye!
Açıklamalar & Dipnotlar
(1). Bahçecik sapağı sonrası ikileme çalışmaları
yapılan yolun Gölcük'e gidişinde, solda kalan Opet'e girdik.
Firma adı Petronalılar Petrol Gıda. Aldığım litre tutarına da
bakamadım ya. Ödediğim tutar 56 milyon TL. idi. Geri
(2). İznik görüntüleri
http://community.webshots.com/user/erkankiraz9
adresi altında yüklüdür.
Geri
(3). Latince Felix yada Felicia mutluluk yada mutlu
demektir. Felix eril Felicia dişil bir addır. Biz bu sokak
kedisini alınca hem onu mutlu etmiştik hem de o bizi mutlu etmişti.
Kızlarım bayılıyordu Felix'e. Geri
(4). İznik'in tüm doğal güzellikleri ve geçmişe
ait değerlerinin görüntüleri
http://community.webshots.com/user/erkankiraz9
adresi altında yüklüdür. Geri
(5). Ceylanlar Shopping Center, Cumhuriyet Cad.
No:20, Yenişehir, 25.01.03, 645 bin TL. Geri
(6). Limana gelen askeri araçların yüklenmesi
(tahmil) ve boşaltılması (tahliye) sırasında kırılma, kırılanları
tamir etme, sandık açma yada mavnaların kalafatlanması işlerine
bakalardı. Geri
(7). Kelimenin aslı Fransızca. Permit. Türkçe'ye
Permi diye geçmiş. Demiryollarındaki anlamı ücretsiz biletti. Yılda
bir kez kullanılan gidiş dönüş bileti. Farkı çalışanın eş
ve çocuklarını kapsamasıydı sanırım. Geri
(8). Oylat Beyler Sofrası. İnegöl Köftecisi.
Tel: 224-733 10 98, GSM: 532-351 70 17. Oylat-İnegöl. Bir tas
mercimek çorba, az güveçte kuru fasulye, üç porsiyon İnegöl Köfte,
bir tabak patates çips, iki tabak salata, bir ayran ve bir kola. Ödediğimiz
bedel toplam 16 milyon TL. Geri
Erkan Kiraz, 26/01/2003, Pazar, Şirintepe-İzmit
|